Birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz şu günler, hiç bitmez.
Çünkü o birlik ve beraberlik devletin ta kendisidir.
Söz konusu vatansa gerisi teferruattır.
Çünkü söz konusu o vatan da devlettir aslen.
Peki ya devlet nedir?
Aslen halka hizmet etmesi gereken kurumlar bütünü.
Ama bu topraklarda değil.
Binlerce yıldır bu topraklarda devlet iktidardır.
Bekaası için şehzadelerin kardeşlerini boğduğu güçtür devlet.
Daha doğar doğmaz sizin yerinize dininizi seçer.
Eğitim sistemi onu koruyup yüceltmeniz üzerine kuruludur.
Bir düğmesini koparmak altı aydan başlar.
Vergilerinle beslersin, o vergilerle yapılan işleri marifet gibi dinlersin.
O vergilerle maaş alan adamlardan dayak yersin.
İtiraz edersen tazyikli suyla gazla cezalandırılırsın.
Çünkü bu topraklarda devlet iktidardır, güçtür.
Lüks otolara biner devlet, villalarda oturur.
Çalışıyorsa eğer çalabilir de.
Köylerini boşaltabilir mesela, seni evinden atabilir.
Arsandan yol geçirebilir örneğin, itiraz edersen dipçikle vurur.
Onun için çalışırsın her daim. O varsa sen teferruatsın.
Oğlunu daha 20sine bastığı gün ona verirsin.
Belki patates doğrar, belki tabutuna sarılırsın.
Sen askerlik yaparsın ama devlet yapmaz.
Komşu ilçede bi görünür gelir.
Takım elbiselidir devlet, sen bazen işçi tulumu bazen madenci kaskısın.
Devlet cinayet işler, kanı sen yıkarsın.
Devlet gece biraz içer, sabah çöpü sen toplarsın.
Devlet sana vurabilir ama sen ona el kaldıramazsın.
Devlet senin sokağını yıkar ama sen sokağa çıkamazsın.
Oy verirsin, başkasını seçersin, yine ezilirsin.
İktidarlar değişir ama devlet baki kalır, bilesin.
Avrupaya bakarsın kafan karışır.
Orada işçisi de memuru da senden daha fazla kazanır.
Çünkü benim güzel kardeşim.
Sen padişahım çok yaşa diye biat ederken, orada hak arayışı vardı.
Onlar senden yüzlerce yıl önce sokaklarda siper etti gövdesini.
Hak aradı, ben teferruat değilim dedi.
Çünkü benim güzel kardeşim, vatan da devlet de aslen halkın ta kendisiydi.
Bugün bile isteye yoksullaştırılmış, devlete muhtaç bırakılmış, orta sınıfı çökertilmiş bir halksın.
Yıllarca bu yüzden cinayetlere kader, zulme eyvallah demişsin.
Varlığını hep varlıklara armağan etmişsin.
Aslolan sensin hiç bilememişsin.
Aslen o devlet devlet olsa, 6 yaşında mezar başında çocuklar ağlamaz bilmez misin?
O devlet devlet olsa sen günlerce maden önünde beklemezsin.
Bugün bu iktidar yarın başkası.
Bugün muhalefette olan yarının başbakanı.
İsimler değişir devlet kalır bilesin.
Ve sen aslolanın halk olduğunu görmedikçe daha çok Soma acısı çekersin.
Dün de dedim ya işte.
O sedyeler sana kurban olsun kardeşim
Tependeki o ışığı göğe tut kardeşim.
Aslında sen ülkenin gerçek sahibisin.
Aslında sen kara deryalarda bir fenersin.
17 Mayıs 2014 Cumartesi
16 Mayıs 2014 Cuma
Soma...
Yaşadıklarının bilinmesi için ölmesi gerekenler.
Kendi tabirleriyle;
Bir avuç kömür için bir ömür verenler...
1 mayıs'larda fenerli fotoğraflarını paylaştıklarımız.
Madenciler...
Yine sözler vereceğiz size,
Zonguldak'ta, Kozlu'da, Balıkesir'de, Bursa'da olduğu gibi.
Gözyaşı dökeceğiz her biriniz için, isimlerinizi bilmeden.
Evladınız mezar başında ağlarken içimiz parçalanacak.
3 buçuk aylık hamile eşinize bakamayacağız utancımızdan.
Siyah bantlar takacak futbolcular,
Sizin için derbiler oynanacak.
Yardım programlarında ünlüler birbiriyle yarışacak.
Firmalar ilanlar verecek ardarda, ekranlar simsiyah,
Koca koca başlıklar: Yastayız.
Uzmanlar, krokiler, maden içi haritalar.
Hisli yazılar, duygusal konuşmalar, helal olsun filancaya...
Mikrofonlar uzanacak size, bi kısmınız anlatacak;
"Tabutta yaşıyoruz biz, denetimler göstermelik, borçlarım yüzünden çalışmaya mecburum, ekmek parası..."
Kader diyecek çoğunuz, Takdiri İlahi...
İşsiz kalmaktan korkacaksınız. Kim bakacak çoluğa çocuğa.
Siyasiler ardarda girecek şehire; sirenler, korumalar, takım elbiseler.
Milyonlarca kişinin profil resminde kara kara yüzleriniz,
dünyanın karanlığını aydınlatan fenerleriniz.
İlk kez 1 mayıs gelmeden...
Çocuklarınıza kalem defter oyuncak yiyecek dağıtılacak.
Hiç görmediğiniz eşyalarınız olacak belki.
Sonra birer birer sönecek spot ışıkları...
Üçer beşer azalacak gazeteciler.
Yardım kampanyaları bitecek...
Usul usul azalacak kentin üstündeki uğultu.
Ağıtlarla birlikte anonslar da susacak.
Hani akrabalar birer ikişer çekilir ya ölü evinden hava kararınca.
Gece çökerken yalnızlık çökecek Soma'ya.
Ağabeyiyle kardeşini madende kaybeden İlhan yeğenleri ve yaşlı ana babasıyla başbaşa kalacak.
Merve kendisini Boğaziçinde okutabilmek için madene geri dönen babasını çok arayacak. Okula devam edebilecek mi, meçhul.
300 ev kömürden daha kara geceler görecek kardeşim.
Ölümün kıyısından dönmüşken sedyeye çamurlu çizmesini uzatmaya utanan Murat, başka bir sedyede fırça yiyecek belki.
Soma'da madenlere yine kelle koltukta gireceksiniz.
Zonguldak'ta, Kozlu'da, Balıkesir'de...
Tazminatlar için uğraştıracaklar sizi.
Sahte maskelerle yaralı gösterdikleri için eksik ödeme yapacaklar.
Van'da nice sözler vermiştik biz.
O kara gözlü çocuğun ismi neydi? unuttuk.
Ya ikinci depremde ölen meslektaşlarımız, ne abiydi o?
Söylemeye dili varmıyor insanın ama, programlara bağlanıp yardım vaat edenlerin 10da biri bile para yatırmadı biliyor musunuz?
Ses çıkardığınızda bugünkü gibi su sıkacaklar size,
gaza boğacaklar belki.
Onun için birbirinize sıkı sarılın kardeşim.
Tek yumruk olun, kenetlenin.
Dimdik durun, sizi ölüme gönderenlere karşı.
Durun ki cesaretiniz bize bulaşsın.
Siz başlatın ki Zonguldaktaki Bursadaki kardeşleriniz örnek alsın.
Siz dik durun ki tekstil atölyelerinde üç kuruşa ömür tüketenler peşinizden gelsin.
Sahi İstanbul'daki selde konteynerde yitip giden o kadıncağızları da unutmuyorduk biz değil mi?
Siz bize bakmayın kardeşim, birbirinizin çocuklarına sahip çıkın.
Mahmutun karısı hamile, kulağınız onda olsun.
Maden öldürmez sermayenin para hırsı öldürür kardeşim.
Kömür öldürmez cehalet öldürür.
Öldürtmeyin artık kendinizi. Girmeyin o madene. Bırakın üşüsün Türkiye.
300 mezar kazdınız be kardeşim, 300 mezar.
Nice yetimler bıraktınız geride.
Ölmeyin artık bizim için. Hiç hak etmiyoruz hiç.
O sedyeler size kurban olsun kardeşim.
Biliyorum hiç yüzümüz yok ama şimdiden affedin bizi.
Devletten, polisten, komşudan, iğneci amcadan korkarak büyütülen kardeşlerim.
Yoklukla yoksullukla terbiye edilen kardeşlerim.
Yüzünüze bakmaya yüzüm yok.
Olmayan hakkımı da helal ediyorum.
Sizden helallik istemeye hakkım yok.
Sadece af diliyorum...
12 Mart 2014 Çarşamba
Berkin...
Kent yanıyordu bildiğin. Her yandan başka bir eylem haberi geliyordu. Gaz filan yiyorduk ama mutluyduk hepimiz.
İşten çıkıyor sevgiliye koşar gibi Taksime çıkıyorduk. Bazen nefesimiz kesiliyordu sokak aralarında ama mutluyduk.
Ajanslara yaralı haberleri düşüyordu. Bi çocuğu başından vurmuşlar. Adını duyduk, ertesi gün unuttuk.
Günler geçti. Aylar geçti. Başından vurulan çocuk uyanmadı.
Hayat devam etti.
Aslında Emel anneyi görmeye gitmiştim ben o gün Yoğurtçu parkına,
Ali İsmail gibi bir evlat yetiştirdiği için ellerinden öpecektim.
Bizim bestekar Ercan konuştu yerimize;
Merak etme ne Ali İsmail'in düşlerini yerde bırakırız, ne sevdiği renkleri, dedi...
Bir adam geldi kalabalığın arasından.
Ufak tefek, saçları kıralmış, dudağının kenarında küçük bir tebessüm.
Berkin'in babası, dediler. Sami abi. Elini sıktım.
Ali İsmail onurumuz, Berkin umudumuzdur, dedim.
Başını eğdi hafifçe, konuşmadı. Gözümün içine baktı sonra.
Ben ömrümde böyle acı görmedim.
Dünyanın en ağır yükünü içine gömmüş de, bir gram yüzünü asmamış adam.
Dünyanın yükünü omzuna almış da, bir gramını başkasına vermemiş adam.
Gözümün ta içine baktı. Elimi sıktı giderken. Elim ayağım titredi.
Ağzımı açıp eyvallah diyemedim.
Hayat devam etti sonra. Maça filan batık biz, solda kim oynar diye tartıştık aramızda. Hafta sonuna planlar yaptık, Emrelerde buluştuk, dizi filan izledik. Çocukları sinemaya götürdük. Çok beğendiler. Ela yemeğini bitirmedi. Kızdık. Ayağını masanın kenarına çarptı, ağladı, dayanamadık.
Ayşegüller haftanın bir iki günü Okmeydanı'na uğradı. Berkin uyanmadı.
Arada bir eylem niyetlendik. Su sıktılar üstümüze. İşe gittik. Çürüyorduk.
Bir sabah bir tweet attı ailesi.
"Berkin Elvan 16 kilo kalmış"
Yüreğimiz yandı, isyan ettik, küfür yağdırdık.
Sami abi televizyona çıktı. İçinde koca bir yanardağ, dudağının kenarında bir kibrit yanığı gibi tebessüm.
Hayret eden devlet büyüğümüz telefon etmiş, sinirli olandan ses çıkmamış.
Akşamına Trabzondaki maçı izledik. Birbirimize girdik. sinirli olan büyüğümüze göndermeler yaptık.
Sabah asansörde söylediler.
Berkini kaybettik. 269 gün önce ekmek almaya giden ana kuzusunu yaşatamadık. İktidarınız da, alıveriş merkeziniz de, kışlanız, duble yollarınız icraatlarınız yerin dibine batsın, diyemedik. Kitlendik.
Annesi cama çıktı akşam üstü. Feryadını yüreğimizin en derinine koyduk. Emel anne mahsun mahsun baktı arkasından. Bir Alişi daha gitti ellerinin arasından.
Cenazesinde yüzbinler toplandık. Ağladık, dağıldık, birbirimize sarıldık.
Sami abi öylece durdu. Tebessüm soldu yüzünde.
Akşam televizyona çıkardılar. Biz dayanamadık, çöktük kaldık
O dayandı...
En son Şahap abi Ali İsmailin resmini severken yanmıştık böyle.
Mıh gibi çakmıştık aklımıza.
Çünkü bir baba ağlıyorsa eğer dünyada sözün bittiği yerdi orası.
Ağlamadı Sami abi. Öylece durdu işte. En çok da bu yaktı canımızı.
Koca bir kentin acısını koydu omzuna, çekti gitti.
Biz; suyunu kazanıp da içen, ekmeğini bölüp yiyenler;
Biz; artık her gece acıya yatıp her sabah umuda uyananlar;
Artık sizde vicdan aramayı bıraktık. Merhamet istemeyi de.
Gördüğünüz yerde gaz sıkın üstümüze. Coplarla kıstırın sokak aralarında.
Ama çocuklara dokunmayın efendiler. Çocuklara dokunmayın.
Bırakın sokakları onlara, parklarından çekin postallarınızı.
Su sıkmayın üzerlerine, gaza boğmayın hayallerini.
Sami abi belki affeder sizi bir gün... Belli helalleşirsiniz.
Ama Berkin'in gözlerindeki o ışığı söndürdünüz ya
Ömür boyu gün görmeyesiniz.
16 Şubat 2014 Pazar
ali ismail korkmaz...
sisli bir gece yarısında, kırık bir lambanın altında diye başlar tezahürat...
öyle bir gece yarısında kıydılar sana...
vamosun güzel çocuklarının hepimize ezberlettiği gibi işte;
daha 19 yaşında...
hem de yüreğimizde geleceğe dair umudun en çok ısındığı gecede.
tam da dört bir yandan, her bir yaştan hepimiz özgür bir dünya için haykırırken.
bir fırıncı çelme taktı önce, bir esnaf yolunu kesti, sonra tekmeler sopalar...
hastanelere almadılar seni çocuk... azcık başın ağrır geçer dediler... eve gönderdiler...
uyudun sonra sen... her bir yanında darbe.. acı... yara...
düşlerinde özgür dünya...
bugün sokaklardaydık yine biz... binler.. onbinler yüzbinler...
gördün biliyorum...
ara sokaklardan sel gibi aktık caddeye...
tıpkı senin 1 haziranda yürüdüğün gibi... isyanla; umutla...
sırtımızda; öptüğün çubuklu forma...
kamyoncu saitin oğlunu geldi ankaradan, otobüsler umut taşını izmirden hataydan amasyadan...
6 aylık bebekler selam söyledi sana süt kokulu bakışlarıyla...
80 yaşında dedeler senden güç aldı vurdu yola...
renkleri bir kenara bıraktık bugün; sarının lacivertin yanına kırmızıyı siyahı beyazı kattık...
omuz omuza verdik ismini haykırdık...
televizyondan "ali ismail bestesi söylenir kimse engel olamaz" diyen adamı selamladık...
almanyadan kanadadan hollandadan gelenlerle kucaklaştık...
biz bugün senin için ağladık ali ismail... biz bugün haykıra haykıra adalet aradık...
sana kıydıkları kaldırımları ezdik geçtik ali ismail...
sana vurdukları sopalarda özgürlüğün bayrağını dalgalandırdık...
leftere selam gönderdik çocuk... kucakla bizim için ali ismaili dedik.
sar sarmala...
çığ gibi geçtik kentin caddelerinden... yürüdükçe büyüdük...
yeni sesler eklendi sesimize...
parka varana kadar tuttuk kendimizi ismail.. düğüm düğüm kaldı boğazımız...
sonra seni pamuklara sararak büyüten kadın geldi...
7 ayda 17 yıl yaşlanan, gözlerinden hüzün akan kadın...
mahkemenin orta yerinde katillerinin gözünün içine baka baka 7 saat oturan,
acıyı bal eyleyen dirayetli kocaman yürekli kadın...
emel anne geldi parka ismail.. aylardır her hafta adını haykırdığımız parkımıza...
ali ismail korkmaz fenerbahçe yıkılmaz diye ilk kez haykırılan banka oturdu
ta içine baktı gözümüzün.. ağzını bile açmadan konuştu bizimle..
ismini satırlara döken palamultras ercan hepimizin adına aldı sözü...
bırakmayız ana dedi... merak etme... ne ali ismaili, ne düşlerini ne formasını... bırakmayız...
daha nasıl dayansındı yürek ali ismail... çok ağladık sana çocuk..
emel anneye göstermeden... köşelerde.. kuytularda...
berkin elvanın babası da geldi biliyor musun..
uyan artık çocuk dedik... uyan berkin...
lefterlerin küçük hüseyinlerin ruhunun gezindiği yere götürdük emel anneyi ali ismail..
hep bir ağızdan haykırdık tarihten hiç silinmeyecek ismini...
maç bitti çıkmadık stattan... bitti sandıkça yeniden başladık sana...
en güzel alper oynadı biliyor musun çocuk?
belli ki selam gönderiyordu sana kıydıkları topraklara...
hani annen ne güzel söyledi ya çocuk;
ali ismailim yaşasa tercüman olmak istiyordu, giderken gençlerin özgürlük isyanına tercüman oldu diye..
sen bizim diyemediklerimizsin ali ismail...
sen bizim yüreğimizsin...
bu yürek artık hiç susmaz be çocuk...
sen rahat uyu orada... sözümüz var sana..
davan dosya değil, içimizde yaradır.. kapanmaz..
ali ismail korkmaz.. fenerbahçe yıkılmaz...
öyle bir gece yarısında kıydılar sana...
vamosun güzel çocuklarının hepimize ezberlettiği gibi işte;
daha 19 yaşında...
hem de yüreğimizde geleceğe dair umudun en çok ısındığı gecede.
tam da dört bir yandan, her bir yaştan hepimiz özgür bir dünya için haykırırken.
bir fırıncı çelme taktı önce, bir esnaf yolunu kesti, sonra tekmeler sopalar...
hastanelere almadılar seni çocuk... azcık başın ağrır geçer dediler... eve gönderdiler...
uyudun sonra sen... her bir yanında darbe.. acı... yara...
düşlerinde özgür dünya...
bugün sokaklardaydık yine biz... binler.. onbinler yüzbinler...
gördün biliyorum...
ara sokaklardan sel gibi aktık caddeye...
tıpkı senin 1 haziranda yürüdüğün gibi... isyanla; umutla...
sırtımızda; öptüğün çubuklu forma...
kamyoncu saitin oğlunu geldi ankaradan, otobüsler umut taşını izmirden hataydan amasyadan...
6 aylık bebekler selam söyledi sana süt kokulu bakışlarıyla...
80 yaşında dedeler senden güç aldı vurdu yola...
renkleri bir kenara bıraktık bugün; sarının lacivertin yanına kırmızıyı siyahı beyazı kattık...
omuz omuza verdik ismini haykırdık...
televizyondan "ali ismail bestesi söylenir kimse engel olamaz" diyen adamı selamladık...
almanyadan kanadadan hollandadan gelenlerle kucaklaştık...
biz bugün senin için ağladık ali ismail... biz bugün haykıra haykıra adalet aradık...
sana kıydıkları kaldırımları ezdik geçtik ali ismail...
sana vurdukları sopalarda özgürlüğün bayrağını dalgalandırdık...
leftere selam gönderdik çocuk... kucakla bizim için ali ismaili dedik.
sar sarmala...
çığ gibi geçtik kentin caddelerinden... yürüdükçe büyüdük...
yeni sesler eklendi sesimize...
parka varana kadar tuttuk kendimizi ismail.. düğüm düğüm kaldı boğazımız...
sonra seni pamuklara sararak büyüten kadın geldi...
7 ayda 17 yıl yaşlanan, gözlerinden hüzün akan kadın...
mahkemenin orta yerinde katillerinin gözünün içine baka baka 7 saat oturan,
acıyı bal eyleyen dirayetli kocaman yürekli kadın...
emel anne geldi parka ismail.. aylardır her hafta adını haykırdığımız parkımıza...
ali ismail korkmaz fenerbahçe yıkılmaz diye ilk kez haykırılan banka oturdu
ta içine baktı gözümüzün.. ağzını bile açmadan konuştu bizimle..
ismini satırlara döken palamultras ercan hepimizin adına aldı sözü...
bırakmayız ana dedi... merak etme... ne ali ismaili, ne düşlerini ne formasını... bırakmayız...
daha nasıl dayansındı yürek ali ismail... çok ağladık sana çocuk..
emel anneye göstermeden... köşelerde.. kuytularda...
berkin elvanın babası da geldi biliyor musun..
uyan artık çocuk dedik... uyan berkin...
lefterlerin küçük hüseyinlerin ruhunun gezindiği yere götürdük emel anneyi ali ismail..
hep bir ağızdan haykırdık tarihten hiç silinmeyecek ismini...
maç bitti çıkmadık stattan... bitti sandıkça yeniden başladık sana...
en güzel alper oynadı biliyor musun çocuk?
belli ki selam gönderiyordu sana kıydıkları topraklara...
hani annen ne güzel söyledi ya çocuk;
ali ismailim yaşasa tercüman olmak istiyordu, giderken gençlerin özgürlük isyanına tercüman oldu diye..
sen bizim diyemediklerimizsin ali ismail...
sen bizim yüreğimizsin...
bu yürek artık hiç susmaz be çocuk...
sen rahat uyu orada... sözümüz var sana..
davan dosya değil, içimizde yaradır.. kapanmaz..
ali ismail korkmaz.. fenerbahçe yıkılmaz...
19 Ocak 2014 Pazar
deniz...
Senin hakkında hiç bi şey bilmiyoduk birader.
Mustafa hakkında her şeyi seyredene kadar.
Bence neysen onu oynuyosun. Donuk adamsın. Köşelisin.
Keskin konuşuyosun Allah için. Özün sözün aynı istikamette.
Sonra bi akşam televizyonda gördüm.
Yanlış anlama o zamanlar dizi seyretmezdim ben.
Bi perihan abla.. bi süper baba.. bi de ikinci bahar...
Senin yüzünden Aliyeye de baktık iyi mi?
Yine serindin.. Yine karışık...
Ama bir o kadar da sağlam... kocaman yürekli.. mert yani...
Şu osmanlı mirasçısı aile vardı misal... Şofördün galiba..
Halıcı kızı kaçırdığınız dizi sonra...
Olgun Şimşek ne söyledi be abi:
Üflediler söndüm, karanlıkta gördüm,
hiç bilmezdim ama derindeymiş pek derdim.
Derindeymiş derdin sahiden. Ama gördük biliyo musun?
Gözünde gördük. Bulutların arkasından bakıyodun hep.
Pek sevdik seni biz be kardeşim...
Kaybedenler kulubüyüz biz...
Bizi yendiler hep, gücümüz yetmedi egemenlere.
Sokak ortasında öldürdüler, dövdüler, alıp kaybettiler.
Kaybettik biz, ağlamalara bahaneler aradık.
Hayat hiç dizilerdeki gibi olmadı bize.
Ama bunca acıya rağmen tek bi şeyi hiç kaybetmedik usta.
Umut.
En karanlık günlerden geçerken ışığı umut ettik hep.
Bulutların arasında güneşi aradık..
En büyük hüzünlerin içinden tebessüm çıkarmak bizim işimiz.
Yoksa onca gazın topun suyun arasında nasıl gülerdik.
Nasıl dururduk omuz omuza istiklalin ara sokaklarında yanyana.
Yoksa 3-0lar 4-3lere döner miydi Nejat?
Bak o çubukluyu giymek öyle laf olsun diye yapılmaz biliyo musun kardeşim?
Lefterin izi var o armada...
Hani illa ki onu oynayacağım dediğin Lefterin.
Sen de tıpkı son efsanemiz gibi,
Kocaman umutlarımızın sahibisin...
Sen eylem adamısın Necat...
Bak bi c ile yazıyorum bi j ile.. karışık adamsın...
Sen sokak adamısın Nejat, direniş adamısın...
Sen tribün adamısın kardeşim..
Son düdük çalana kadar umudunu bir gram yitirmeyenlerdensin...
Haftaya lig başlıyor Nejat...
Söyleyecek iki çift lafımız var egemenlere...
Kalk artık oradan kardeşim...
Kalk gel...
Ben hiç dizi sevmem biliyor musun kardeşim...
Ama aliyenin doktor denizini severim...
ismi güzel bi kere...
En uzun koşuysa devrim... en güzel yüz metresini koşan adamın ismi...
Ha bi de...
Sen bu illeti de yenersin kardeşim..
Çünkü sen..

14 Ocak 2014 Salı
leftere...
Biz küçükken formaların
arkasında isim yazmazdı. Numara vardı sadece.
Sonra numaranın üzerine isim
geldi, sonra da o ismin yerine firma reklamı.
Şu hayattaki en büyük, en bitmez
platonik sevdanın tam da ense kökünde bir şirketin ismi yazıyor. Öylesine
işlemiş endüstri iliklerimize.
Oysa bizim kalbimizde hep o triko çubuklu forma
var.
Arkasında önünde sağında solunda ne bir marka ismi ne futbolcu.
Sadece
arma. Bahçedeki Fener, o caanım palamut.
İşte o en sevdiğimiz formanın arkasını
herkes boş bırakıyor, kendi ismini de yazan yok. Çünkü o formaların hepsinde
görünmeyen ama hep hissedilen bir isim var. Tribünlerin binlerce kere bağırdığı
bir isim. Defterlere sığmayan, kalemler bitiren bir isim. Büyükada’nın
büyük adamı: Lefter.
Hani nice zaferlere koştuğumuz Papazın Çayırı’nda bize en güzel hüznü yaşatan o güzel adam. Hani bir kış sabahı birbirimize omuz vererek, gözyaşlarımızı içimize akıttığımız o gün veda ettiğimiz adam. Giderayak yazdığı üç satır mektubu aklımıza mıh gibi çakan kocaman yürekli efsane.
Hani pek çoğumuzun attığı tel golü, yaptığı tek hareketi, attığı tek pası görmeden bağlandığı küçük adam. Hani en düz kelimelerle yazıan futbol hikayelerine ordinaryüs gibi ağır bir kelime kattıran o deha. Hani kafa kağıtlarında yazan hanelerin onca önemsendiği ülkede etniklerin dinlerin üzerine çıkan bir değer.
Ne şanlı adam o adam. Çubuklu formaların tam kalbindeki armaların hepsinde o var. Kadıköy’ü aydınlatan fenerin ışığında o. Ne güzel adam o. Nefretin toplu taşıma araçlarında durak durak gezdiği, iliklerimize işlediği şu günlerde adı anıldığı an her renge her formaya tebessüm ettiren adam.
Gözün arkada kalmasın baba. Bilesin ki; hep sahip çıktık biz çubukluya. Gün geldi adliye önlerinde dondurucu soğuklarda ısıttı bizi, gün geldi Taksim'in orta yerinde direnirken sardı sarmaladı.
Sen bizi dert etme oralarda. Serkan abiye, Selçuk abiye iyi bak. Burak Yıldırım’ı, Ali İsmail Korkmaz’ı sar sarmala. Fatma abla’ya selam et. Bak yine seni anlatmaya yetmedi kalem, bak yine seninle doldu binlerce defter, bil ki çubuklu var oldukça sen de sonsuza kadar başımızın üstündesin Lefter...
Hani nice zaferlere koştuğumuz Papazın Çayırı’nda bize en güzel hüznü yaşatan o güzel adam. Hani bir kış sabahı birbirimize omuz vererek, gözyaşlarımızı içimize akıttığımız o gün veda ettiğimiz adam. Giderayak yazdığı üç satır mektubu aklımıza mıh gibi çakan kocaman yürekli efsane.
Hani pek çoğumuzun attığı tel golü, yaptığı tek hareketi, attığı tek pası görmeden bağlandığı küçük adam. Hani en düz kelimelerle yazıan futbol hikayelerine ordinaryüs gibi ağır bir kelime kattıran o deha. Hani kafa kağıtlarında yazan hanelerin onca önemsendiği ülkede etniklerin dinlerin üzerine çıkan bir değer.
Ne şanlı adam o adam. Çubuklu formaların tam kalbindeki armaların hepsinde o var. Kadıköy’ü aydınlatan fenerin ışığında o. Ne güzel adam o. Nefretin toplu taşıma araçlarında durak durak gezdiği, iliklerimize işlediği şu günlerde adı anıldığı an her renge her formaya tebessüm ettiren adam.
Gözün arkada kalmasın baba. Bilesin ki; hep sahip çıktık biz çubukluya. Gün geldi adliye önlerinde dondurucu soğuklarda ısıttı bizi, gün geldi Taksim'in orta yerinde direnirken sardı sarmaladı.
Sen bizi dert etme oralarda. Serkan abiye, Selçuk abiye iyi bak. Burak Yıldırım’ı, Ali İsmail Korkmaz’ı sar sarmala. Fatma abla’ya selam et. Bak yine seni anlatmaya yetmedi kalem, bak yine seninle doldu binlerce defter, bil ki çubuklu var oldukça sen de sonsuza kadar başımızın üstündesin Lefter...
29 Aralık 2013 Pazar
Yıkılmaz...
Tırnaklarımı yedim radyo başında, televizyonun karşısında göğsümü yumrukladım.
Kimi zaman pencereyi açıp avaz avaz bağırdım sokağa.
Nice kentin sokaklarında sesim var benim.
Nice stada iz bırakmışım bunca sene...
Büyük mutluluklarım oldu, Abidin resmedemez.
Öyle acılar çektim ki; Nazım tarif edemez.
Tam işte bu kez oldu, derken, kaybettim son dakikada.
Herkes bitti zannederken küllerimden doğdum.
Bir üst geçitte bıçakladılar beni...
Sokak ortasında sopalarla dövdüler acımadan.
19 yaşındaydım daha... 19...
Kocaman umutlarım vardı...
Dünyalar kadar büyük düşlerim...
Çaldılar benden...
Ben Fenerbahçeliyim arkadaşım...
Benim umudum bitmez
Ben Fenerbahçeliyim arkadaşım...
Benim sesim kısılmaz...
Ben Fenerbahçeliyim arkadaşım...
İsyan benim karakterim...
Ben Fenerbahçeliyim arkadaşım...
Herkes gider ben kalırım...
Selçuk Yulayım ben...
Bedenim gitse bu dünyadan,
Ruhum sonsuza kadar Bordo deparı atar...
Serkan Acarım ben...
Kaşım gözüm çamura bulansın da,
Armaya leke gelmesin aman...
Mümtaz Amcayım ben...
Bu can bu bedende durdukça sevdamın peşindeyim...
Ben gidersem aranızdan İhsan size emanetim...
Fatma ablayım ben...
Son nefesime kadar Fenerbahçe...
Minik Efeyim... Necati Amca... Lefter...
Bak beyim... Sana iki çift lafım var...
Koskoca adamsın... Ülke senin...
Ama sakın Fenerbahçeme dokunma...
Bil ki ne küme düşmekten korkarız, ne sizin bir gram merhametinize muhtacız...
caneriyle topalıyla emenikesiyle sowuyla... dimdik ayaktayız...
Ve her gün daha güçlü bir sesle haykırıyoruz...
baskıyla zulümle yılmayız...
bundan sonra çubuklu durmaz...
Ali ismail korkmaz...
Fenerbahçe tribünü susmaz...
11 Temmuz 2013 Perşembe
acının resmi...
29 yıllık arkadaşımın babasını uğurladık geçen hafta.
Ne zor iştir taziye, iki cümle çıkmaz ağzından.
Ne zor iştir acının üzerine laf söylemek.
Zorla şu sözler dökülür ağzından.
"Allah sıralı ölüm versin"
Her ölüm erken, her ölüm zamansız. Her giden bir boşluk.
Ama sıralısını versin işte.
Babası ölenler de kör olur elbette, anası giden kaç yaşında olursa olsun yetim..
Anam da hep öyle der. Allah sıralı ölüm versin.
11 yaşında çıktım ben evden. Önce yatılı, sonra gurbetçi.
Sadece tatillerde görürüm anamı.. Öyle dalar gider yüzüme.. Uzuun uzun..
11 yaşındaki gibi. Gurbete yolladığı ilk gün gibi.
Ana işte.. Gezi parkına gelmişleri ya hani akın akın.
Nasıl da güvende hissetmişti herkes kendini. Öyle.
Ya babam. Ana gibi göstermez de o sevgisini de, hasretini de.
Özlerse içine ağlar. Fotoğrafınla konuşur sonra, dertleşir.
Televizyonun üstünde, yatak odasında aynada, buzdolabında.. Her yerde.
Öyle bir fotoğraf düştü işte bugün yüreğime...
Titreyen elleriyle bir fotoğrafı seven, dünyanın acısı omzuna çökmüş bir adam.
Tatilden dönmeyecek bir çocuğun fotoğrafı.Yeri dolmayacak bir evladın.
Bir baba ağlıyorsa eğer, bilin ki, acının tarifi yoktur.
Bir baba ağlıyorsa eğer, bilin ki, gözündeki yaştan çok, içine kan akıyordur.
Bir baba ağlıyorsa eğer, bilin ki, Allah ölümün sıralısını vermemiştir.
O koca yüreği anca evlat acısı yıkar çünkü.
Yıllarca evladına siper ettiği o eller, sadece onun acısında titrer.
Fotoğrafına dokunmaya bile kıyamaz.
Öyle usul.. Öyle kibar sever...
Bir baba ağlıyorsa eğer, bilin ki, Ali İsmail artık geri gelmez.
Biz konuşmaya yazmaya devam ederiz.
Anayasanın 34. maddesini, kim halk, kim millet kavgasını.
Ama siz de Kabataşta..... diye başlayan cümleler kurarız.
Ara sokaklardan dayak fotoğrafıyla yanıtlar bir diğerimiz...
Mobese görüntülerinden katilleri ararız...
30 gündür nasıl uyuduğunu anlamadığımız, yüreği çürümüş sopalı katilleri?
Siyasi konuşmalar dinleriz.
Ahkam keseriz birbirimize...
Haklı çıkmayaçalışırız tartışmalarda...
O sırada 30 gün hastane önünde hiç çıkarmadığı kırmızı monta sarılıp ağlar bir anne...
Ve elleri televizyonun üstündeki fotoğrafa uzanır...
Kulağında televizyondan gelen belli belirsiz ses......
"Son olaylardan sonra hızla yükselen dolar....."
Bir başka fotoğraf düşer sonra aklımıza...Çayan'ın fotoğrafı... ablasının annesinin elleri...
çünkü artık onlardan geriye kalan bu fotoğraflardır..
karşılaşsak ne anlatırız ismailin babasına?
işte bunlar heeep lobi diyebilir miyiz?
"siz fotoğrafına dokunamadınız ama sopalı eller onu sizden aldı" mı deriz?
acının resmini yaptık biz hep berabed abidin.
ustaya da söyle baksın bize...
bir ağaç hür olsun diye çıktık sokağa, bir orman gibi kardeşçe..
fidanlarımıza kıydılar...
Ben Alpaslan Akkuş.. 39 yaşındayım... ve suçluyum...
ömrümde hiç bir siyasi partiyi tutmadım...
iktidarda kim olduğu umrumda değil.. yasa bilmem.. vicdan bilirim...
ve o fotoğraftan ben de sorumluyum... daha fazla sözüm yok...
çünkü bir baba ağlıyorsa eğer, bilin ki geriye sadece fotoğraf kalmştır.
bir baba ağlıyorsa eğer, bilin ki, o ülke sözün bittiği yerdedir...
26 Haziran 2013 Çarşamba
çubuklu...
Radyo başında kadıköyden gol haberi bekleyerek büyüyen nesildenim...
Kente Fenerbahçe gelecek diye yola dökülenlerden...
Rıdvanı Aykutu görebilmek için otel önünde sabahlayanlardan...
Stat önünde sabahlayanlara imrenerek...
Kapalıyı bizimkiler kapmış diye uzaktan böbürlenenlerden...
Şeref tribününe hiç bakmadım bir ömür...
Gözüm hep çıkış tünelinde...
Top toplayıcı çocuk el etsin...
Yıkılsın Ankaranın kale arkası... Konfeti yağsın Oğuzun saçlarına...
Hele Schumacher bi el sallasın... Babam... koca adam... ağlasın...
Gebze'den trene binip, Bostancı'da kalbini zaptedemeyenlerdenim...
Kızıltoprak ara sokağında yürürken adımları istemsizce hızlananlardan...
Hey hat! O ten yok artık...
Bir daha olacak mı bilmem?
Zor günler...
Akşam özetlerinde yenildiğimizi öğrendiğimiz günlerden zor...
Samsun'dan 4 yemek gibi değil... Daha ilk maç Kadıköy'de Aydın bozgunundan beter...
Tarifsiz...
Uzun uzun kafanızı şişirmeyeyim...
Pazar sabahı kabusa uyananlardanım...
caddeye silivriye çağlayana koşanlardanım...
12 Mayısta gaz yiyenlerdenim nefessiz...
Alex için havaalanında gözyaşı dökenlerdenim...
Aykut hocanın gidişiyle ciğeri sönenlerden...
Herkes bi taraf seçerken, iki evladına birden ağlayanlardanım...
Bir oğlu kışlada diğeri dağda kalan analar gibi...
Çaresiz...
Kızgınım bugün...
Herkese hak verebilenlerdenim yine de...
Vallahi komplo be abi cümleleri geçiyor aklımdan...
3 temmuzdan bugüne.. her günüyle her aşamasıyla...
Ama biz ne yaptık kardeşim diye soranlardanım...
Adam isviçreye büro kurarken senin davanı takip için,
sen niye oturup taraftarla uğraştın diyenlerdenim...
Tribünden önce hesaplaşacak kimse yok muydu sorusu kafamda...
Mehmet Ağar niye Lefter'den bir adım önde diye tırnağını yiyenlerden...
Tribüne kızanlardanım...
Bir başkan gitsin diye bunca zaman formaya sırt çevrilir mi, diye...
Araftayım yani... hiç çıkamadığım yerde...
2 yıldır yönetimin herşeyi anlatmasını bekleyenlerdenim...
11 temmuzda çekin şu takımı ligden diyenlerden...
Şimdi ne desem boş... Kim ne dese boş...
Komploysa karşısında dikileceksin...
Çağlayanda tomanın karşısına dikilenler gibi...
Yok değilse... veda edeceksin...
Bir kuruşun hesabını yapmadan sessizce giden kocaman adam gibi...
Oyunsa bozacaksın... oyunda yandıysan çıkacaksın...
Tek tek sıralayacaksın kim ne yaptıysa, sen ne yaptıysan...
Bana değil usta yanlış anlama... ben kimim... hiç
Leftere anlatacaksın... basriye... Ayetullah beye...
İki yıl değil 10 yıl avrupaya gitmesen...
hiç kupa almasan, küme düşsen gam değil...
Ama çubuklu emanete gölge düştüyse... güneşin önünü açacaksın...
Ben mi?
Radyo başında büyüyenlerdenim...
Hep gol haberi almadım ki kadıköyden...
Varsın başkası atsın...
Kapatırım radyoyu... yakarım cigaramı... ufka bakarım...
Belki sabaha kadar uyuyamam...
Ama o formayı üstümden çıkarmam...
triko çubuklu formamı...
severim....
gezi için taksime gittiğimde de öyle yaptım biliyor musun?
gazı suyu yedim... öylece durdum...
silahım yok çünkü sevdamdan başka...
severim ben...
iyi günde kötü günde... bıkmadan usanmadan...
ne yönetim bilirim, ne tribünde bir grup...
çubukluyu tanırım... onu severim...
aykut gittiyse kocaman sevdası yadigardır...
Ben giderim.. sen gidersin.. o gider... Herkes gider...
Fenerbahçe sevdası baki kalır...
13 Haziran 2013 Perşembe
39 yıl ve 5 ağaç...
Herkes biliyo abi işte; Picasso 10 dadikalık resmin ücretini çok bulan arkadaşa;
30 yıl ve 10 dakika demiş...
Böyledir insan hayatı, yaşanmışlıkların tamamıdır, birikimidir.
Bir cümle değildir ilişkileri bitiren,
Bilmem kaç mesele ve bir cümledir...
Birden parlayan isyan değildir devrim,
Kimbilir kaç yitik can, kimbilir kaç yıllık mücadeledir...
Benim için 39 yıl ve 5 ağaçtır gezi parkı,
İki haftadır orada yatan çocuk için 18 yıl ve 5 ağaç...
İki haftadır sokaklarda Türkiye.
Gaz bombaları, gözaltılar, yiten canlar, yaralılar...
Her kafadan bi ses çıktı.. Muhtemelen yüzlerce toplantı oldu hem parkta hem hükümet binalarında...
Oysa bütün o sokağa çıkanların mesajı tek cümleydi: Bizi dinleyin arkadaşım, lütfen bize kulak verin.
Bir ruh oluşturdular gezi parkında... Sağcısı, solcusu, ateisti, kürdü, ev hanımı, haylazı, enteli.
En nihayetinde bir adım attı hükümet. Referandum yapalım, dedi.
Halka soralım madem.
İlk bakışta gayet demokratik. Madem sokağa dökülen halk, öyleyse son sözü halk söylesin.
Oysa sadece Gezi parkı için koşmamıştı ki evinden onca insan.
Bilmem kaç yıl ve 5 ağaçtı işte.
Fırtına vadisine nefesi yetmeyenler vardı sokakta.
Hes'lere direnen şalvarlı teyzeye sadece ekran karşısında gözyaşı dökebilenler.
Bilmem kaç yıldır her sabah her akşam uğradığı Beşiktaş iskelesi ellerinin arasından kayarken,
sadece ama nasıl ya,, yok olmaz diyebilenler.
Şimdi yine sandık gelecek önlerine.
Acaba neler konuşulacak referanduma giden yolda.
Bunlaaarr camiye ayakkabıyla girip içki içtileer, denecek mi meydanlarda?
Bunlaaar polise saldırdılar, türbana saldırdılar, sesleri dolduracak mı alanları?
İktidarın her türlü imkanı kullanılacak mı ikna sürecinde?
Gezi Parkını savunanlar ne yapabilecek?
Herhangi bir siyasi parti temsil etmiyor ki onları?
Nasıl duyuracaklar seslerini?
Kimi alacaklar karşılarına?
Topçu kışlası yapılsın diyen de olacak elbet eğer mesele halksa.
Ama Gezinin çocukları halkın karşısında değil ki, yanında, içiçe.
Kimseyi yenmeye çalışmadılar ki bunca gün!
Tek cümleleri vardı, "Ağaçlara kıymayın efendiler"
Kıymayın sahiden... Vadilere de kıymayın, Karadeniz'e kıymayın...
Hani dedik ya; bilmem kaç yıl ve 5 ağaç diye...
Elbette iktidarın da tabanı var, hem de sağlam bi taban.
Sırf iktidar gücünü yitirmesin, diye evet diyecek olan var çokça.
Gezi parkını ergenekona, balyoza benzeten adamları okuyacaklar günlerce.
Kimi sadece, bunlar solcu be, diyip park yıkılsın isteyecek belki.
Ama halk işte be kardeşim.
Karşı çıksan gezi parkının ruhunu reddedersin.
Referanduma gidilirse elbet saygı duyacaksın kararına.
Ama mesele zaten sayın az bile olsa, sesine saygı duyulması değil miydi?
Misal iktidarın oyu yüzde 80 olsa, yüzde yirmiyi kimse dinlemeyecek miydi?
Neden camide içmeyiz biz diyebilmek için, dindarlığımızı kanıtlamak zorundayız?
niye ağaç kesmeyin demek için gezi parkının yerini bilmeliyiz?
Neden türbana da saygımız olduğunu antikapitalist müslümanların varlığıyla kanıtlayabiliyoruz?
Neden her itirazımızda arkamızda amerika israil aranıyor?
Bir kere de sayımız az olduğu halde dinlensek olmaz mı?
Bir kez olsun ağaçlar kazansa ne olur?
Ak Parti tabanı illla kışla izteriz diyor mudur sahiden?
Gelin kıymayalım bu parka efendiler...
Gelin bir ruh kazanalım uğruna canlar verdiğimiz bu günlerden.
Gelin öğrencinin eteğini çekiştiren müdüre de, türbanlıyı taciz eden tahammülsüze de birlikte kızalım.
Gelin yüzde elliyi referandumla ayıracağımıza, birleştirmesek bile birbirlerini dinlemelerini sağlayalım..
Gelin düne kadar gölgesinde barındığımız ağaç bize meyveler versin.
Yok siyasi hesaplar, köşke giden yollarsa derdiniz,
hiç bizi alet etmeyin.
Ağaçları kesmeyin efendiler... Geziye gelin... sizi orada fidanlar ağırlasın....
11 Haziran 2013 Salı
benim gezim...
Tek kanal günlerinin en güzel akşamıydı Cumartesi.
Kışın somyada battaniye kuruyemiş. Yazın dondurma.
İlla ki Türk filmi...
En çok Hababamı severdim. Belki de o yüzden yatılı okudum...
Zeki Metin'e çok gülerdim.
Şampiyon'da çok ağladım mesela.
Babam ışığı kapatırdı gözyaşları görünmesin diye.
Sivrisinek girmesin, diyip kandırırdı bizi.
Neşeli Günler, Aile Şerefi, Bizim Aile.
Karıncayı incitmeyen, ben Yaşar usta, çeker vururum seni, ve dönüp arkama bile bakmam.
Eyvallah...
Her sabah, sakın kavga etme haaa, uyarılarıyla çıkardım evden.
Akşam haberlerinde kavga dövüş.
Polisleri tutardık biz. Babam ahlak zabıtasıydı çünkü.
Anarşistlere çok kızardı annem. İşi gücü yok mu, bunların derdi.
Ne dertleri var evine ekmek götürenlerle?
Yatılı okula gittim. Çok dövdüler beni.
Hiç tanımadığım abiler.
Biraz büyüyünce ben de dövecek oldum.
Aklıma hep Yaşar Usta geldi. Karıncayı incitmeyen Yaşar Usta.
İlk eyleme gittiğimde Uğur Mumcu için yürüyorduk.
İyi bi yazarmış öyle dediler... Tanımıyordum.
Anarşistler herhalde dedim. Annem kızmakta haklıymış.
Üniversiteyi kazanamadım ilk sene. Ankadayken bi akşam belgesel izledik annemle.
Daha 18ine basmadan hapse atılan Manisalı çocuklar.
Cezaevi aracının tel camına eli uzandı bir annenin.
Durun, dedi, götürmeyin, dedi. O daha çok küçük diyebildi en son. O daha çok küçük.
Annem ağladı...
Babam emekli oldu sonra.
Bi yere güvenlik işine girdi. Maaşlarını ödemedi patron. Otelin önüne çıktılar. Polis geldi.
Annem ağladı...
Üniversitede çok eyleme gittim ben.
hepsinde çok korkuyordum. Yalan yok.
Annesi olaylara karışma diyen küçük çocuk.
Darbe günlerinin kayıp kuşağı.
Aman haa komşular duyarsa. Anarşik mi oldu sizin oğlan?
Gençlik işte... Duramadık...
Yök eyleminde sağlam sopa yedim.
Türbana özgürlük dedik bizim Nuraydınla.
Solcuyduk oysa. Olsun. Özgürlük olsun.
Kameraların görmeyeceği yerde bağırdım hep.
Annem görmesin, ağlamasın diye.
Polisten korkmadım annemi üzmekten korktuğum kadar.
Sonrası iş güç habercilik.
Darbe döneminin korkak çocuğu.
Sonra bi şey oldu...
Çocukluğunda korkutulmayanlar indi sokağa...
Manisalı çocuklarla yaşıt... Daha çok küçük...
Ve onlardan cesaret alan abileri... Kayıp kuşak...
Karıncayı incitmeyen Yaşar Ustalar...
Karıncalar incinmesin diye...
Eriğe elmaya dalarak büyüyen nesil siper oldu ağaçlara ilk kez...
İlk kez yeter dediler belki de bunca gür...
Yerin derinliklerinden geldiler, ellerinde susmak bilmeyen bir yeraltı güneşiyle...
Madenci değillerdi ama toprağa gömülüydüler sanki yıllardır...
Polisler Hulusi Kentmen değildi...
Dumana boğuldu sokaklar hababamın tuvaleti gibi...
Otobüsle duvar arasındaki karanlıkta nice canlar yandı...
Hababam sokağı terketmedi...
Gözleri çakmak çakmak çocuklar cesaret verdi onlara...
Ağaçları ev yaptılar sonra...
Fabrikatörün evden attığı Adile Naşit gibi...
Çorba kaynattılar dibinde... Dev perdede "Neşeli günler"
Bak müzik herkesin kulağında...
Dın dın dın dırııı dın dın dın dırııı... dındırıdındındın dırı dırı dın dırı rırırı dırı dırı rın
Dışarda kelli felli abiler konuştu...
Siyasi olarak ne anlama geliyordu? Acaba kim kime mesaj veriyordu?
Alkol yasasının payı neydi? Acaba dış mihrak neredeydi?
Eylemler nerede başlayıp nerede bitmeliydi?
Acaba köşk yarışı nasıl etkilenirdi?
Sonra Ankarada başvekil için doldu sokaklar...
Anarşistlere geçit verilmemeliydi...
Bizim polisimiz iyiydi... Evine ekmek götürenden ne istenirdi?
Bir battaniyenin altında film izleyerek büyüdüm ben...
Mahalledeki arsada çubuklu formamla top oynadım...
Ben Aykut olurdum, kimi Ziya, kimi Tanju...
Siyasetten anlamam...
Hayattan anlarım...
Küçükken çok kapıştım yukarı mahalleyle...
O mahalleye taşınana kadar...
Mahallelelerin yalan olduğunu gördüm ben gezide...
Polisin anarşistlerin yalan...
İnsanı gördüm... Somyanın üstünde... Gündüz dondurma gece battaniye çekirdek
24 saat sevgi, sınırsız emek...
Ben küçükken hep Yaşar ustayı tuttum... Dayak da yese evden de atılsa Yaşar Ustayı...
Ve bilirim ki havaalanı yolundakiler de kuğulu parktakiler de yaşar ustayı tuttu hep...
Çünkü fabrikatör ne yaparsa yapsın hayat hep yaşar ustadan yanadır...
Aslında sonunda sevgi kazanır... aslında tüm emekçiler yaşar ustadır...
Kışın somyada battaniye kuruyemiş. Yazın dondurma.
İlla ki Türk filmi...
En çok Hababamı severdim. Belki de o yüzden yatılı okudum...
Zeki Metin'e çok gülerdim.
Şampiyon'da çok ağladım mesela.
Babam ışığı kapatırdı gözyaşları görünmesin diye.
Sivrisinek girmesin, diyip kandırırdı bizi.
Neşeli Günler, Aile Şerefi, Bizim Aile.
Karıncayı incitmeyen, ben Yaşar usta, çeker vururum seni, ve dönüp arkama bile bakmam.
Eyvallah...
Her sabah, sakın kavga etme haaa, uyarılarıyla çıkardım evden.
Akşam haberlerinde kavga dövüş.
Polisleri tutardık biz. Babam ahlak zabıtasıydı çünkü.
Anarşistlere çok kızardı annem. İşi gücü yok mu, bunların derdi.
Ne dertleri var evine ekmek götürenlerle?
Yatılı okula gittim. Çok dövdüler beni.
Hiç tanımadığım abiler.
Biraz büyüyünce ben de dövecek oldum.
Aklıma hep Yaşar Usta geldi. Karıncayı incitmeyen Yaşar Usta.
İlk eyleme gittiğimde Uğur Mumcu için yürüyorduk.
İyi bi yazarmış öyle dediler... Tanımıyordum.
Anarşistler herhalde dedim. Annem kızmakta haklıymış.
Üniversiteyi kazanamadım ilk sene. Ankadayken bi akşam belgesel izledik annemle.
Daha 18ine basmadan hapse atılan Manisalı çocuklar.
Cezaevi aracının tel camına eli uzandı bir annenin.
Durun, dedi, götürmeyin, dedi. O daha çok küçük diyebildi en son. O daha çok küçük.
Annem ağladı...
Babam emekli oldu sonra.
Bi yere güvenlik işine girdi. Maaşlarını ödemedi patron. Otelin önüne çıktılar. Polis geldi.
Annem ağladı...
Üniversitede çok eyleme gittim ben.
hepsinde çok korkuyordum. Yalan yok.
Annesi olaylara karışma diyen küçük çocuk.
Darbe günlerinin kayıp kuşağı.
Aman haa komşular duyarsa. Anarşik mi oldu sizin oğlan?
Gençlik işte... Duramadık...
Yök eyleminde sağlam sopa yedim.
Türbana özgürlük dedik bizim Nuraydınla.
Solcuyduk oysa. Olsun. Özgürlük olsun.
Kameraların görmeyeceği yerde bağırdım hep.
Annem görmesin, ağlamasın diye.
Polisten korkmadım annemi üzmekten korktuğum kadar.
Sonrası iş güç habercilik.
Darbe döneminin korkak çocuğu.
Sonra bi şey oldu...
Çocukluğunda korkutulmayanlar indi sokağa...
Manisalı çocuklarla yaşıt... Daha çok küçük...
Ve onlardan cesaret alan abileri... Kayıp kuşak...
Karıncayı incitmeyen Yaşar Ustalar...
Karıncalar incinmesin diye...
Eriğe elmaya dalarak büyüyen nesil siper oldu ağaçlara ilk kez...
İlk kez yeter dediler belki de bunca gür...
Yerin derinliklerinden geldiler, ellerinde susmak bilmeyen bir yeraltı güneşiyle...
Madenci değillerdi ama toprağa gömülüydüler sanki yıllardır...
Polisler Hulusi Kentmen değildi...
Dumana boğuldu sokaklar hababamın tuvaleti gibi...
Otobüsle duvar arasındaki karanlıkta nice canlar yandı...
Hababam sokağı terketmedi...
Gözleri çakmak çakmak çocuklar cesaret verdi onlara...
Ağaçları ev yaptılar sonra...
Fabrikatörün evden attığı Adile Naşit gibi...
Çorba kaynattılar dibinde... Dev perdede "Neşeli günler"
Bak müzik herkesin kulağında...
Dın dın dın dırııı dın dın dın dırııı... dındırıdındındın dırı dırı dın dırı rırırı dırı dırı rın
Dışarda kelli felli abiler konuştu...
Siyasi olarak ne anlama geliyordu? Acaba kim kime mesaj veriyordu?
Alkol yasasının payı neydi? Acaba dış mihrak neredeydi?
Eylemler nerede başlayıp nerede bitmeliydi?
Acaba köşk yarışı nasıl etkilenirdi?
Sonra Ankarada başvekil için doldu sokaklar...
Anarşistlere geçit verilmemeliydi...
Bizim polisimiz iyiydi... Evine ekmek götürenden ne istenirdi?
Bir battaniyenin altında film izleyerek büyüdüm ben...
Mahalledeki arsada çubuklu formamla top oynadım...
Ben Aykut olurdum, kimi Ziya, kimi Tanju...
Siyasetten anlamam...
Hayattan anlarım...
Küçükken çok kapıştım yukarı mahalleyle...
O mahalleye taşınana kadar...
Mahallelelerin yalan olduğunu gördüm ben gezide...
Polisin anarşistlerin yalan...
İnsanı gördüm... Somyanın üstünde... Gündüz dondurma gece battaniye çekirdek
24 saat sevgi, sınırsız emek...
Ben küçükken hep Yaşar ustayı tuttum... Dayak da yese evden de atılsa Yaşar Ustayı...
Ve bilirim ki havaalanı yolundakiler de kuğulu parktakiler de yaşar ustayı tuttu hep...
Çünkü fabrikatör ne yaparsa yapsın hayat hep yaşar ustadan yanadır...
Aslında sonunda sevgi kazanır... aslında tüm emekçiler yaşar ustadır...
29 Mayıs 2013 Çarşamba
Kocaman...
Bir sabah anne bir sabah... diyordu şair,
Acını süpürmek için açtığında kapını...
Öyle devam ediyor sonra, bambaşka bir ülke getirirler sana, diyor...
Bambaşka şeyler anlatıyor aslında...
Daha güzel daha aydınlık günlere inananları...
Bu yolda düşenleri...
Ne çok acı süpürdük beraber...
Ne zor günlerden geçtik...
Yeni tanımamıştık seni aslında, ama yeni bulduk...
Zaten efsane değil miydin gönlümüzde...
Sigma dönüşünde Samiyen'i yıkarken...
Ya da ustanın dediği gibi, sıfıra yakın yerden, tam da sıfıra düşmüşken umutlar...
O metafizik şutu atarken...
Yine 3-0 gerideydik biz... Darmadağın...
Topuk yaylasında ne sert bir rüzgar...
Bayrağı aldın eline, takıldık peşine...
Herkes kaçacak delik ararken fırtınanın ortasında...
Bir ağaç gibi tek ve hür, ama bir orman gibi gür, dimdik durdun işte...
İki kez gördük eğilirken...
Biri Nazımın yanıbaında, diğeri taraftarı selamlarken...
Nice fırtınalarda sana tutunduk biz be hoca...
Nice geceyi kan çanağı gözlerle geçirmişken,
Nice sabahı gördük ışığında...
Taraftarız biz be hocam...
Kızdık kimi zaman...
Alex niye oynamıyor, takım öne geçince niye yaslanıyor...
Çok acı çektik işte anla...
Hep saldıralım istedik, yenelim, gülelim...
Ama gülmek istiyorduk işte onca acıdan sonra, gül istiyorduk... anla...
Adamsın diye sevdik en çok, armanın ortasındaki palamuta benzettik...
Lefterin emaneti dedik sana... Basri gibi sevdik...
Sonra ne oldu?
Yel değirmenlerine kurban verdik...
Biz Fenerbahçeliyiz hocam...
En bulutlu günlerde arkadan haylaz haylaz sızan güneşi severiz...
Ama güneş yakıp kavururken yağmur da yağar biliriz...
Öyle oldu işte...
Hayat biz gelecek için plan yaparken başımızdan geçenlerdir diyor ya Lennon baba...
Öyle işte...
Hülyalara dalmışken, sigara kağıtlarına yeni 11ler yaparken yitirdik...
Aniden...
Şimdi yine kan çanağı gözler ama elbette yine sabah...
Yine özgürlüğe doğacak Feerbahçe...
Belki çoook çok iyi bi teknik direktör gelecek...
Belki dikine orta sahalar...
Direk dibine gönderen bir forvet...
Akın akın gidecek belki Fenerbahçe...
96dan sonra sahada sensizliğe alışmıştık ya,
Kulübede de alışacağız belki...
Yine şampiyonluklar kupalar...
Belki Pierre Webo Musa Sowuyla gideceğiz Amsterdama, ya da her nereyse işte...
Ama Recep Niyaz kime sarılacak be adam?
Salih Uçan'ı kim gözü gibi sakınacak bu cehennemde...
Yarın bi gün garbın afakını yeniden sardığında çelik zırhlı duvar,
Kimin iman dolu göğsüne tutunacağız...
Burası Fenerbahçe ama dii mi, bizden daha çook adam çıkar...
Çıkar elbet...
Aslında iyi de oldu diyorum bazen biliyo musun?
Artık her kötü sonuçta bi kendimize bi Fenerbahçeye üzülürken,
Bi de seni dert etmeyeceğiz belki...
Gözlerindeki o buğu içimizi yakmayacak bi daha...
Kimbilir?
Ama nası unutacağız be hocam sen söyle!
Okul bahçesinde maç yapan çubuklu formalı çocuklar var oldukça,
Anne örgüsü o hırkalar durdukça, nasıl?
Bilmiyorum işte ya hu... Dertleniyorum öyle... Dertleşiyoruz...
Sen bizim için, çocukluğumun radyo başındaki heyecanısın...
Kadıköyden gelen gol haberisin...
Münir baba'nın mavi boncuktaki beresi, hababam'ın karton şapkasısın...
Yoğurtçu parkındaki bank, Nazlının yerindeki kaldırım taşısın...
Kızıltopraktan stada giden yolun her adımında,
Beykan'ın atacağı her golde sen varsın...
Biliyoruz yüreğinin ta ortasında hala Fenerbahçesin,
Biz stattan sarı diye bağırsak sen evde lacivertsin...
Yolun açık olsun be hocam...
Seni tanıdığım güne şükürler olsun...
Unutmadan...
Arkadaşın yeğeni olacak Haziranda..
Abisi hiç düşünmeden Aykut koydu adını...
İmzanı bekliyorlar formaya...
Borcun olsun...
Dün, bugün, yarın...
Sen bizim Kocaman gururumuzsun...
apo: kale arkasındaki tellerin arasından seni izleyen küçük çocuk
14 Mayıs 2013 Salı
Burak...
Hiç tanımıyorum seni çocuk...
İlk kez Pazar gecesi gördüm fotoğrafını...
Esmer bi genç işte... Her gün sokakta görebileceğin...
Kara yağız...
Hiç tanımıyorum seni çocuk...
Ama kimbilir kaç kez omuz omuza yaptık?
Kaç kez aynı anda başımızı ellerimizin arasına alıp kaldık öylece...
Belki de yanyanaydık Kadıköy'de gazdan göz gözü görmezken...
Kimbilir belki caddede sarmaş dolaştık 17'de 16 zaferinde...
Çok sevdik çooookkkk, diye bağırdık defalarca....
Sevdamıza kimse engel olamaz...
Belki ters baktın bana ne bileyim bir maç öncesi?
Belki yolda sohbet ettik, abi bu maçta Stoch oynamaz mı, diye?
Sensiiizzz haaayaat dedin sen...
Sensiiizzz hayaaat dedim ben....
Ne çok maçta tek yürek olduk birbirimizi hiiiç tanımadan...
Kuyt'la beraber koştuk, direkten birlikte döndük Baroni vurduğunda...
Amsterdam düşü kurdun mu çocuk sen?
Burcu Özgeyle gidecektiniz belki...
Ben gitmeyecektim biliyo musun?
Totem işte. Anlarsın...
Seni hiç tanımıyorum be çocuk...
Ömrümde görmedim... Belki de hiç tanımayacaktım...
Ama iki gecedir gözümün önünden gitmiyosun hiç...
Boynunda kaşkol... Gözlerin çakmak çakmak...
Hani şu güzel kızcağızın unutamam dediği gözlerin...
Belki göz göze geldik yoğurtçu parkında siz kalabalık geçerken...
Belki turnikede birbirimizi ittik...
Mevzumuz olduysa affet...
Seni hiç tanımıyordum ben çocuk be... Vallahi...
Artık çok iyi tanıyorum...
Sen bundan sonra her maç sahadasın benim için...
11 çubuklu formanın...
Tam da göğsündeki armada...
Bundan sonra her maç tribündesin benim için...
Ama hiç maça gidesimiz kalmadı be çocuk...
İnsanlığımızdan utandık...
Senle birlikte ne kadar iyi duygumuz varsa gitti sanki...
Hayat ne acımasız be çocuk...
Parçalı formalı çocuk, arkadaşıyla biraz erken vedalaşsa tanımayacaktık seni...
Tanımasaydık keşke...
Sola dönüp gitseydin...
Hiç bilmeseydik kim olduğunu...
Yine ondan geriye saysaydık saat tam 7'de...
Aynı anda... birbirimizi hiç bilmeden...
Şimdi kime kızsak bilemiyoruz...
O hain bıçağa mı, senle aynı yaştaki çocuğa bıçak taşıtana mı?
Sisteme mi, yöneticilere mi? Televizyonun kan emicilerine mi?
Kendimize mi yoksa? Her birimize tek tek...
Ne kadar kızsak günler geçecek hayat bize sürecek be çocuk...
Her maç sonu dönüşünü pencerede bekleyen biri hiç unutmayacak ama...
Bir de birlikte huzurevine gitme planı yaptığın kızcağız...
Saçları bir günde ağaran bir adam...
Affet bizi çocuk...
Seni o bıçağa sürüklerken her ne yaptıysak, affet...
Seni unutacağımız her saniye için, affet...
Canını verdin sevdamıza... Hakkını helal et...
Şunu bil ki...
Her maç okul açıkta bi yerdesin
Bundan sonra sen de bize Leftersin...
Gözümüzden yüreğimize akan yaş,
Kara topraklarda bir Fenersin...
İlk kez Pazar gecesi gördüm fotoğrafını...
Esmer bi genç işte... Her gün sokakta görebileceğin...
Kara yağız...
Hiç tanımıyorum seni çocuk...
Ama kimbilir kaç kez omuz omuza yaptık?
Kaç kez aynı anda başımızı ellerimizin arasına alıp kaldık öylece...
Belki de yanyanaydık Kadıköy'de gazdan göz gözü görmezken...
Kimbilir belki caddede sarmaş dolaştık 17'de 16 zaferinde...
Çok sevdik çooookkkk, diye bağırdık defalarca....
Sevdamıza kimse engel olamaz...
Belki ters baktın bana ne bileyim bir maç öncesi?
Belki yolda sohbet ettik, abi bu maçta Stoch oynamaz mı, diye?
Sensiiizzz haaayaat dedin sen...
Sensiiizzz hayaaat dedim ben....
Ne çok maçta tek yürek olduk birbirimizi hiiiç tanımadan...
Kuyt'la beraber koştuk, direkten birlikte döndük Baroni vurduğunda...
Amsterdam düşü kurdun mu çocuk sen?
Burcu Özgeyle gidecektiniz belki...
Ben gitmeyecektim biliyo musun?
Totem işte. Anlarsın...
Seni hiç tanımıyorum be çocuk...
Ömrümde görmedim... Belki de hiç tanımayacaktım...
Ama iki gecedir gözümün önünden gitmiyosun hiç...
Boynunda kaşkol... Gözlerin çakmak çakmak...
Hani şu güzel kızcağızın unutamam dediği gözlerin...
Belki göz göze geldik yoğurtçu parkında siz kalabalık geçerken...
Belki turnikede birbirimizi ittik...
Mevzumuz olduysa affet...
Seni hiç tanımıyordum ben çocuk be... Vallahi...
Artık çok iyi tanıyorum...
Sen bundan sonra her maç sahadasın benim için...
11 çubuklu formanın...
Tam da göğsündeki armada...
Bundan sonra her maç tribündesin benim için...
Ama hiç maça gidesimiz kalmadı be çocuk...
İnsanlığımızdan utandık...
Senle birlikte ne kadar iyi duygumuz varsa gitti sanki...
Hayat ne acımasız be çocuk...
Parçalı formalı çocuk, arkadaşıyla biraz erken vedalaşsa tanımayacaktık seni...
Tanımasaydık keşke...
Sola dönüp gitseydin...
Hiç bilmeseydik kim olduğunu...
Yine ondan geriye saysaydık saat tam 7'de...
Aynı anda... birbirimizi hiç bilmeden...
Şimdi kime kızsak bilemiyoruz...
O hain bıçağa mı, senle aynı yaştaki çocuğa bıçak taşıtana mı?
Sisteme mi, yöneticilere mi? Televizyonun kan emicilerine mi?
Kendimize mi yoksa? Her birimize tek tek...
Ne kadar kızsak günler geçecek hayat bize sürecek be çocuk...
Her maç sonu dönüşünü pencerede bekleyen biri hiç unutmayacak ama...
Bir de birlikte huzurevine gitme planı yaptığın kızcağız...
Saçları bir günde ağaran bir adam...
Affet bizi çocuk...
Seni o bıçağa sürüklerken her ne yaptıysak, affet...
Seni unutacağımız her saniye için, affet...
Canını verdin sevdamıza... Hakkını helal et...
Şunu bil ki...
Her maç okul açıkta bi yerdesin
Bundan sonra sen de bize Leftersin...
Gözümüzden yüreğimize akan yaş,
Kara topraklarda bir Fenersin...
1 Mayıs 2013 Çarşamba
Söz...
Duvarın dibinde küçük ateşler yanıyordu.
Arkada boydan boya pankartlar asılı...
Çok soğuktu...
Çay ocağına sığınayım biraz dedim...
Ateşin yanından geçerken biri seslendi...
Yanlarına gittim...
Kazanacak mıyız abi? dedi...
Fenerbahçe yıkılmaz, dedim...
Uzaktan grup grup sesler geliyordu...
Sevdamıza kimse engel olamaz...
Sensiz hayaatt sensiiz hayaat, biir işkencee, biir işkencee...
Çay uzattı...
Çankırıdan geliyormuş. Yanındaki de Karamürsel'den...
Biri pazarcı, biri öğretmen... Geçen duruşmada çay ocağında tanışmışlar...
Geçen gün düştüler aklıma...
Ne düşünüyorlar bugün acaba?
Mesela Bate maçını nerde izlediler?
Plzen'de Webo gol atarken ne yaptılar?
Lazio'da Caner turu getirince birbirlerini aradılar mı?
Lizbondadırlar belki ne bileyim?
Umutlular mıdır? 1-0 yeter mi?
Arasalar şimdi? Kzanacak mıyız abi, deseler..
Ne derim?
İlk maçın en kilit adımları yok en nihayetinde...
Webo rakip defasınsın tek organize çıkış yapamasını sağlamıştı misal...
Mehmet Topal hem hücuma katkı verdi, hem üçüncü stoper gibi kafacıydı...
Meireles dönen topların ustası.. Tam bir alan kapama profesyoneli...
Ama Kocaman adam düşünmüştür yine bi şeyler...
Caner kilit adam olur yine belki...
Salih daha garanti oynar, büyük bonus daha çok girer rakibin göbeğine...
Belki Sow röveşata yapar, belki Gökhan Samiyen'deki gibi çaprazdan vurur...
Hem bak onlar da daha motive kendi sahasında...
Kaptanları dönmüş, orta sahada Gaitan varmış...
İlerde lima...
Ne fark eder?
Bilmem ki...
Şunu bilirim...
Çok direkten döndük biz...
Çok kader maçı kaybettik...
Bak yine daha Ocaktan bitti demişlerdi...
Dirildik... Geri geldik...
Çok acı çektik be... Çok ağladık...
Egemen o kafayı vurdu ya.... Direkten içeri düştü hani...
Orada inandık işte...
Artık tarih değişti... Zeki Rıza dokundu belki son anda...
Belki Lefter...
Belki Kocaeli'de balkona çıkan hasta avukat...
Ya da ne bileyim, çatıda gezen manyak doktor...
Nasıl ki son idmana oynayan oynamayan hep birlikte çıktıysanız...
Biz de hep beraber sizinle olacağız...
Evlerde, kantinlerde, kalkmak üzere olan uçakta kaçamak cebe bakışlarda...
Totemlerle, yüreklerle, inançla...
Öyle yani...
Ne diyordum?
Küçük ateşler yanıyordu duvar dibinde...
Sağdan bi uğultu koptu...
Yukarı bakıyordu herkes...
Yandaki inşaatın vincine tırmanıyodu kalbinde Fenerbahçeyi yaşatan biri...
Bir meşale yaktı önce, geceyi aydınlattı...
Triko çubukluyu astı sonra vince... ve bir küçük pankart...
Fenerbahçe Yıkılmaz...
Herkes birbirine sarıldı... İki damla yaş süzüldü gözlerden...
O gözlerle bakacağız yine size...
Ve o gözleri ağlatan yüreklerle...
Bir umudumuz sizde yine...
Yenilsen de yensen de... Bil ki...
O forma o vince, en yükseğe asıldı... bir daha inmeyecek...
Leftere sözümüz var...
18 Nisan 2013 Perşembe
selam olsun...
Bir fotoğraf karesi...
Çamura bulanmış çubuklu forma...Hani derler ya; babayiğit karayağız bi delikanlı...
Hepsi bu...
Ardarda gol görüntüleri yok... Filanca stadda kupa kaldırma anı da...
Ya da ne bileyim anlat anlat bitmez rekorları...
Yok...
Ama o fotoğraf bunların hepsinden daha çok şey anlatıyor işte...
Arife gecesi katlayıp başucumuza koyduğumuz çubuklu forma...
Üstüne kir gelmesin diye sokakları arşınladığımız, adliye önlerinde gecelediğimiz forma...
14 yıl giydi onu...
17sinden 18ine ayak basmıştı daha...
Recep Niyazdı daha... Salih Uçan... Beykan Şimşek...
Öyle yani... gencecik pırıl pırıl...
Bizim yerimize babalarımız vardı Kızıltoprak treninde...
Onlar yürüyordu ara sokaktan...
Kimbilir bazılarımızı omzunda götürüyordu...
Kafasında bozuk paraya alınmış o ip sarılı... Yaz sıcağıysa karton şapka...
Serkan orta sahadaydı. Gösterişsiz... Sade futboluyla...
Selçuk Şahin işte ya hu... Mehmet Topal... Belki Topuz...
Bilemediniz mi hangi yıllar?
Hani bi Mavi Boncuk vardı ya!
Münir baba'nın beresi hani...
Hani her Türk filminde çay ocağında bir poster asılıydı...
Stad önünde karaborsa yapardı ya Münir babanın haytalar...
İlla ki Fener maçı olurdu ya...
İçerde Serkan vardı işte...
Uçuşan saçları... her zerresini gururla terlettiği formasıyla...
Hababam hangi maça kaçardı bilmez misiniz?
Veysel Efendi okul kapısını açarken, Serkan da soyunma odasından çıkıyordu belki...
Yaşı yetmeyen bilmez...
Çok gol atmazdı çünkü...
Otobüsün arka koltuğundan yayın da yok o zamanlar...
Çok süper teknik değil belki...
Belki 6 kişiyi çalıma dizemez...
Ama safi yürek... Safi çubuklu...
Lefteri izlemiş küçükken...
Yılmaz Şenle omuz omuza vermiş...
Efsane bildiğimiz nice çubuklunun kaptanı...
Bize şimdi uzak geliyo ya...
Bugün toruna çubuklu kazak ören nineler,
Radyo başında çok dua etmiş ona...
Bugün maçtan sonra kutlamak için aradığınız babanız,
Stat kapısında çok yatmış uğruna...
sahadan çıkmış da sonra, çubuklu yüreğinden hiç çıkmamış...
45 yıl be kardeşim.. dile kolay...
Gece gündüz demeden...
Hani formaya hayat adamak neyse, o işte...
Adamaktan da öte... hayatı olmak...
Şimdi kulağınızda birkaç tını...
"Ayşecik'in kocası....
Takımla birlikte filanca yere giden kulüp müdürü serkan acar..
Karşılaşmayı kulüp müdürü serkan acar da izledi...
Chelseali yöneticiler için düzenlenen yemekten konuşan acar....
vesaire..."
müdürü değil, kendisi kulübün...
Fenerbahçeli değil Fenerbahçe...
armadaki palamut... kalbimizde çınar...
Geride hep aynı emanet...
triko çubuklu...
radyoda bir ses....
Fenerbahçe deniz tarafındaki kaleye hücum ediyor...
Top serkanda...
güle güle güzel adam...
Zeki rızalara Ayetullah beylere, mehmetçik basriye, lefter babaya, küçük hüseyine selam söyle...
de ki rahat uyuyun...
çubuklu dün bugün yarın...
hep layık olduğu yerde...
28 Şubat 2013 Perşembe
Genel Çağrı...
Burada hep keskin cümlelerden kaçtım ben...
İstedim ki defterini çubuklu kaplayan çocuk olsun hep,
ya da ne bileyim kalın gözlükleriyle toruna kazak ören nine...
Ama bugün artık iki kelam etme zamanı geldi...
Doğrudan, herkese... Belki haddimi aşarak... Ama samimi...
(Sonuna kadar okumadan sövüp gitmeyin)
Yönetime:
İki tane masa tenisi maçı kazanılsa herkes canlı bağlantıda..
Şöyle bir emeğin sonucu, böyle kazandık... Büyüğüz filan...
İçerde dışarda kumpasın bini bir para...
Ortada kimse yok... Çoğunuzun adını bilmiyoruz ya hu?
Kimsiniz, ne iş yaparsınız, neden yönetici oldunuz?
Kongre 3 temmuzdan epey sonraydı... madem korkuyordunuz neden yönetime girdiniz?
Ya ortaya çıkın, ya fotoğraftan çıkın...
Taraftara:
Kim kimi niye sevmiyo, niye gitmesini istiyo ezberledik...
Tamam başkan içeri girmeden bir sürü hata yaptı...
Tamam siz gitmesini istiyosunuz, bu devirde kimse padişah değil... evet...
Tamam deplasmanlarda kelle koltuk Fenerbahçe için çarpıştınız...
Tamam endüstriyel futbola yenilmeyeceğiz...
E be abi, 106. yılına girmiş kulübün anasını belliyolar be...
Kim hangi lobiyle nerede karar aldırıyo en iyi siz biliyosunuz...
bir taraftar bir takımı nerelere taşıyabilir en iyi siz biliyosunuz...
başkan nefretinin bedelini takıma ödetmek niye?
edirneden ardahana olan bitenden habersiz tv başında kahrolan adamın suçu ne?
uefa bunca bilenmişken, şovun anlamı ne?
bu kadar mı zor baltaları gömmek? bu kadar mı zor "lan şu işi sene sonuna bırakalım" demek?
Takıma ve hocaya:
Sene içinde onca maçı inatla laubalilikle geçirmesek bunlar olmazdı biliyoruz dii mi?
mücadele ettiğinizde ligde rakibiniz olmadığını görüyoruz değil mi?
haklı ya da haksız kişisel hesaplaşmaların sonucunu anlıyoruz değil mi?
sizin işinizin tüm bunlardan bağımsız profesyonelce oynamak olduğunu biliyoruz değil mi?
topu yanındaki arkadaşına atamamamın, birbirini kollamamanın mazereti olmadığını biliyoruz değil mi?
Oyna be kardeşim... Terlet o formayı... Aklınla oyna ama... Kalbinle oyna...
Sonra ister yen, ister yenil...
Ama bil ki tüm bu saldırıların kalkanı da, mutluluğun anahtarı da sendedir...
bir umudumuz sensin yani... anla be...
Başkana:
Çıkın artık bu ben hapis yattım psikolojisinden...
elbette yatmadan bilemeyiz... elbette anlayamayız yaşadıklarınızı...
yeminle büyük saygı duyuyoruz orada geçirdiğiniz her dakikaya ve tabii baş eğmemenize...
Fakat ya çıktıktan sonrası...
söyledik size...
önce taraftarla görüşün diye... teşekkürü de onlara edin... desteği de onlardan isteyin...
kim yürümüş kim yürümemiş bırakın...
toplayın tek tek... bugün ilk gün deyin... verin omuz omuza diye...
yapmadınız... aksine içeriyle dışardan daha çok ilgilendiniz...
yapın artık... bırakın e tribünden adam topladığınız günleri...
kucaklayın şu camiayı...
yargıtayı da anlıyoruz kader gününü beklemeyi de...
ama içerdeki birliği oluşturun artık... çıkın o cezaevinden... gerçekten çıkın...
fırsatçılara:
sizde biraz haysiyet varsa... gerçekten biraz sevdiyseniz lefterin emaneti bu formayı...
çekin o elleri en azından şimdi...
bırakın bu devirirsek şimdi deviririz hesaplarını...
dağbaşı değil burası... fenerbahçe...ikna edin kongre üyelerini.. devirin başkanı...
ama şimdi mi be abiler...
çanakkaleyi geçmiş geliyo gemiler! şimdi mi?
böyle olacağını sanıyosanız... hayal kuruyosunuz...
darbeyle gelen, tenekeyle gider...
herkese...
gelin artık... birbirimize öteki beriki muamelesi yapmayalım...
maçın ilk dakikasındaki gibi omuz omuza yapalım...
yanımdaki kim diye bakmadan... sadece formayı görerek...
samimiyetle... yeminle...
ya da hepsini boşverelim...
uefayı ligi kupayı...
bu sene dönüşüm senesi olsun...
yakalım gemileri... herkes kussun nefretini...
kalan sağlarla devam etsin fenerbahçe...
nası olsa sokakta oysana kaldırımda desteklemez miyiz?
öyle işte...
ya da sktiredin bu yazıyı... amaaann başkan yalakası deyin... ya da başkan düşmanı... işinize gelen bölümü kabul edin... gerisini gömün gitsin...
ben bi tek gerçek biliyorum... babamın emaneti triko çubuklu... sen ben o, padişah, reis, münferit...
ölümsüzlüğü bulmadıkça gideceğiz... o kalacak... mümkünse yukarda kalsın...
selam sevgi... apo...
İstedim ki defterini çubuklu kaplayan çocuk olsun hep,
ya da ne bileyim kalın gözlükleriyle toruna kazak ören nine...
Ama bugün artık iki kelam etme zamanı geldi...
Doğrudan, herkese... Belki haddimi aşarak... Ama samimi...
(Sonuna kadar okumadan sövüp gitmeyin)
Yönetime:
İki tane masa tenisi maçı kazanılsa herkes canlı bağlantıda..
Şöyle bir emeğin sonucu, böyle kazandık... Büyüğüz filan...
İçerde dışarda kumpasın bini bir para...
Ortada kimse yok... Çoğunuzun adını bilmiyoruz ya hu?
Kimsiniz, ne iş yaparsınız, neden yönetici oldunuz?
Kongre 3 temmuzdan epey sonraydı... madem korkuyordunuz neden yönetime girdiniz?
Ya ortaya çıkın, ya fotoğraftan çıkın...
Taraftara:
Kim kimi niye sevmiyo, niye gitmesini istiyo ezberledik...
Tamam başkan içeri girmeden bir sürü hata yaptı...
Tamam siz gitmesini istiyosunuz, bu devirde kimse padişah değil... evet...
Tamam deplasmanlarda kelle koltuk Fenerbahçe için çarpıştınız...
Tamam endüstriyel futbola yenilmeyeceğiz...
E be abi, 106. yılına girmiş kulübün anasını belliyolar be...
Kim hangi lobiyle nerede karar aldırıyo en iyi siz biliyosunuz...
bir taraftar bir takımı nerelere taşıyabilir en iyi siz biliyosunuz...
başkan nefretinin bedelini takıma ödetmek niye?
edirneden ardahana olan bitenden habersiz tv başında kahrolan adamın suçu ne?
uefa bunca bilenmişken, şovun anlamı ne?
bu kadar mı zor baltaları gömmek? bu kadar mı zor "lan şu işi sene sonuna bırakalım" demek?
Takıma ve hocaya:
Sene içinde onca maçı inatla laubalilikle geçirmesek bunlar olmazdı biliyoruz dii mi?
mücadele ettiğinizde ligde rakibiniz olmadığını görüyoruz değil mi?
haklı ya da haksız kişisel hesaplaşmaların sonucunu anlıyoruz değil mi?
sizin işinizin tüm bunlardan bağımsız profesyonelce oynamak olduğunu biliyoruz değil mi?
topu yanındaki arkadaşına atamamamın, birbirini kollamamanın mazereti olmadığını biliyoruz değil mi?
Oyna be kardeşim... Terlet o formayı... Aklınla oyna ama... Kalbinle oyna...
Sonra ister yen, ister yenil...
Ama bil ki tüm bu saldırıların kalkanı da, mutluluğun anahtarı da sendedir...
bir umudumuz sensin yani... anla be...
Başkana:
Çıkın artık bu ben hapis yattım psikolojisinden...
elbette yatmadan bilemeyiz... elbette anlayamayız yaşadıklarınızı...
yeminle büyük saygı duyuyoruz orada geçirdiğiniz her dakikaya ve tabii baş eğmemenize...
Fakat ya çıktıktan sonrası...
söyledik size...
önce taraftarla görüşün diye... teşekkürü de onlara edin... desteği de onlardan isteyin...
kim yürümüş kim yürümemiş bırakın...
toplayın tek tek... bugün ilk gün deyin... verin omuz omuza diye...
yapmadınız... aksine içeriyle dışardan daha çok ilgilendiniz...
yapın artık... bırakın e tribünden adam topladığınız günleri...
kucaklayın şu camiayı...
yargıtayı da anlıyoruz kader gününü beklemeyi de...
ama içerdeki birliği oluşturun artık... çıkın o cezaevinden... gerçekten çıkın...
fırsatçılara:
sizde biraz haysiyet varsa... gerçekten biraz sevdiyseniz lefterin emaneti bu formayı...
çekin o elleri en azından şimdi...
bırakın bu devirirsek şimdi deviririz hesaplarını...
dağbaşı değil burası... fenerbahçe...ikna edin kongre üyelerini.. devirin başkanı...
ama şimdi mi be abiler...
çanakkaleyi geçmiş geliyo gemiler! şimdi mi?
böyle olacağını sanıyosanız... hayal kuruyosunuz...
darbeyle gelen, tenekeyle gider...
herkese...
gelin artık... birbirimize öteki beriki muamelesi yapmayalım...
maçın ilk dakikasındaki gibi omuz omuza yapalım...
yanımdaki kim diye bakmadan... sadece formayı görerek...
samimiyetle... yeminle...
ya da hepsini boşverelim...
uefayı ligi kupayı...
bu sene dönüşüm senesi olsun...
yakalım gemileri... herkes kussun nefretini...
kalan sağlarla devam etsin fenerbahçe...
nası olsa sokakta oysana kaldırımda desteklemez miyiz?
öyle işte...
ya da sktiredin bu yazıyı... amaaann başkan yalakası deyin... ya da başkan düşmanı... işinize gelen bölümü kabul edin... gerisini gömün gitsin...
ben bi tek gerçek biliyorum... babamın emaneti triko çubuklu... sen ben o, padişah, reis, münferit...
ölümsüzlüğü bulmadıkça gideceğiz... o kalacak... mümkünse yukarda kalsın...
selam sevgi... apo...
20 Şubat 2013 Çarşamba
Abdullah Hoca...
Tanıştığımızda tekti... Sanki mağrur bir tüfekti...
Pek konuşmazdı... Biz konuşsak kızmadı... Gülerdi...
Beden eğitimi hocasıydı... Okul takımını kuracaktı o sene...
Önceki yıllarda yapılanı yapmadı... Seçme filan olmadı...
Beden derslerindeki maçları izledi bi köşeden...
Sınıflardan çağırdılar sonra bizi teker teker...
Kaderler zar atmayan çocuklar...
Sal sokağının haylazları...
İlk maç... Formaları dağıtırken adımı saydı...
8 numarayı verdi bana... Rıdvan, canım benim...
Rakipte yıllar sonrasının gol kralı Serkan Aykut var...
Fena fırtına, çamur deryası... 1-1 berabere...
Bu son olacak, dedi... Bundan sonra hep kazanacaksınız...
Sınıfın beleşçi golcüsüydüm ama sola koydu beni...
Paylaşmak güzeldir çocuklarım, dedi...
Yardımlaşmak iyidir... Birbirinizin arkasını kollayın...
Paylaşmak güzel ama bu top bizim takımın...
Onlara vermeyin...
Vermedik... Samsun şampiyonu olduk...
Sonra Tokat, Ordu, Sinop... Tek tek geçtik... Yarı finallere kaldık...
Kalbi tekledi... Bıraktı hocalığı... Beden terbiyesine gitti...
İsmail Hoca geldi başımıza.. o da kral adamdı...
Zonguldaktaydı yarı finaller...
Yola çıkacaktık o akşam... Müdür yardımcısı geldi ismail hoca geldi.. o yoktu...
Ağladık...
Hastane yokuşunun taa ucundaki sokak lambasının altında belirdi tam yola çıkacakken...
Yüz metreden tanıdık...
Boşadı otobüs... Yollarda deli gibi koşturan 16 velet...
Sensiz olmazdı dedik...
Evladını bırakır mı insan yola düşerken dedi...
Ağladık...
Siz dedi, yine kazanacaksınız...
Çünkü ayağınızla değil aklınızla oynayacaksınız...
Üç rakibi de yendik...
Finaller Kütahya'da...
Babam da geldi izlemeye...
Kamyoncu Sait'in oğlu...
Üçüncü olabildik... Üzüldük...
Türkiye üçüncülüğüne üzülebilmek...
Tek tek sarıldı bize...
İşte bu hayattı çocuklar dedi...
Kaybedebilirsiniz...
Ama hep mücadele edeceksiniz...
Yenileceksiniz... Ama dik duracaksınız...
Büyüdük sonra... Savrulduk...
Aramadık...
Hasbel kader bi kitap yazdım ben...
Sal sokağının haylaz çocukları...
İsmail Hoca okula çağırdı...
Toplanıp gittik ailecek... Takımın stoperi karşıladı bizi...
Faruk... Kaderle zar atmayan ütü kokan gömlekli küçük çocuk...
Okula gittik.. O da geldi...
Kafasında şapka... Saçlarını dökmüş akciğerlere yerleşen illet..
Ama gözlerinde hala 20 yıl önceki ışık...
Bak gelinin dedim... Bu da torunun...
Gururlandı... Kitaba baktı... Azı benimse çoğu onundu... Gözleri nemlendi...
Kafamı çevirdim...
Vücudu biraz eğikse de başı dikti hala... Güzel adam... Abdullah hocam...
Bugün aldım haberi... Yazgan Hocanın Yanına gitmiş...
Fotoğrafın üst köşesi boş artık... O kara yağız adam yok...
Ama dersleri bizde hala... umudu içimizde...
Güle güle yiğit adam, mert adam.. bak ne yazmış kaptanın ahmet ardından...
"""bir gün önce, etrafında bulduğumuz kuytuda, bize büyük marifet gibi gelen haytalığımızı yapıp şarap içmiştik, öğleden sonraki derslere girmeden. ertesi gün kapalı spor salonunun parkeleri, şımarık tepinmelerimizle eziliyordu. hepimiz, kendimizi birer, "top cambazı" görüyorduk. ama bir hedefimiz, hayalimiz yoktu. geldi...hepimiz dizildik karşısında. ama "ip" gibi değil...karışık hatta sırnaşık nizam...höt zöt etmedi. bakışı sertleşmedi. zaten, sonradan "karizma" denildiğini öğrendiğimiz, kendinden bir asaleti vardı. sert görünür ama şefkati ışıl ışıl parlardı..."çocuklar" dedi; "siz, bu yıl türkiye şampiyonu olacaksınız" böyle bir "merhaba"yla karşılaşmamıştık öncesinde. mümkün de değildi zaten öyle olması...gülüştük...birbirini, çaktırmadığını sanarak, dürten ve "ne diyo la bu" diyenlerimiz oldu...bir de unutamam; kütahya'da, yarı finaller oynanıyor. izmir sıdıka rodop lisesi önünde 1-0 galibiz. mucize kabilinden toplar çıkarıyor kalecimiz. mucizenin kendisi oluyor, direkten dönüyor toplar. ama bizim gözümüz kulübede. abdullah hoca, heyecandan kalp krizi arefesinde...bitiş düdüğü ve derin nefes...sevinç, sonradan geliyor. maçı mı kazandık, finale mi çıktık, abdullah hoca için "ohh" mu çektik...hepsi belki de...bize, kendimize inanmayı öğreten adam, güzel insan...emeğine kurban olsun hayata dair kazandığımız herşey...ışıklar içinde uyu...yazgan hocamıza de götür selamımızı hocam..."""
gelemedik uğurlamaya.. faruku gönderdik hepimiz adına affet...
seni seviyoruz...
haylaz çocukların...
Pek konuşmazdı... Biz konuşsak kızmadı... Gülerdi...
Beden eğitimi hocasıydı... Okul takımını kuracaktı o sene...
Önceki yıllarda yapılanı yapmadı... Seçme filan olmadı...
Beden derslerindeki maçları izledi bi köşeden...
Sınıflardan çağırdılar sonra bizi teker teker...
Kaderler zar atmayan çocuklar...
Sal sokağının haylazları...
İlk maç... Formaları dağıtırken adımı saydı...
8 numarayı verdi bana... Rıdvan, canım benim...
Rakipte yıllar sonrasının gol kralı Serkan Aykut var...
Fena fırtına, çamur deryası... 1-1 berabere...
Bu son olacak, dedi... Bundan sonra hep kazanacaksınız...
Sınıfın beleşçi golcüsüydüm ama sola koydu beni...
Paylaşmak güzeldir çocuklarım, dedi...
Yardımlaşmak iyidir... Birbirinizin arkasını kollayın...
Paylaşmak güzel ama bu top bizim takımın...
Onlara vermeyin...
Vermedik... Samsun şampiyonu olduk...
Sonra Tokat, Ordu, Sinop... Tek tek geçtik... Yarı finallere kaldık...
Kalbi tekledi... Bıraktı hocalığı... Beden terbiyesine gitti...
İsmail Hoca geldi başımıza.. o da kral adamdı...
Zonguldaktaydı yarı finaller...
Yola çıkacaktık o akşam... Müdür yardımcısı geldi ismail hoca geldi.. o yoktu...
Ağladık...
Hastane yokuşunun taa ucundaki sokak lambasının altında belirdi tam yola çıkacakken...
Yüz metreden tanıdık...
Boşadı otobüs... Yollarda deli gibi koşturan 16 velet...
Sensiz olmazdı dedik...
Evladını bırakır mı insan yola düşerken dedi...
Ağladık...
Siz dedi, yine kazanacaksınız...
Çünkü ayağınızla değil aklınızla oynayacaksınız...
Üç rakibi de yendik...
Finaller Kütahya'da...
Babam da geldi izlemeye...
Kamyoncu Sait'in oğlu...
Üçüncü olabildik... Üzüldük...
Türkiye üçüncülüğüne üzülebilmek...
Tek tek sarıldı bize...
İşte bu hayattı çocuklar dedi...
Kaybedebilirsiniz...
Ama hep mücadele edeceksiniz...
Yenileceksiniz... Ama dik duracaksınız...
Büyüdük sonra... Savrulduk...
Aramadık...
Hasbel kader bi kitap yazdım ben...
Sal sokağının haylaz çocukları...
İsmail Hoca okula çağırdı...
Toplanıp gittik ailecek... Takımın stoperi karşıladı bizi...
Faruk... Kaderle zar atmayan ütü kokan gömlekli küçük çocuk...
Okula gittik.. O da geldi...
Kafasında şapka... Saçlarını dökmüş akciğerlere yerleşen illet..
Ama gözlerinde hala 20 yıl önceki ışık...
Bak gelinin dedim... Bu da torunun...
Gururlandı... Kitaba baktı... Azı benimse çoğu onundu... Gözleri nemlendi...
Kafamı çevirdim...
Vücudu biraz eğikse de başı dikti hala... Güzel adam... Abdullah hocam...
Bugün aldım haberi... Yazgan Hocanın Yanına gitmiş...
Fotoğrafın üst köşesi boş artık... O kara yağız adam yok...
Ama dersleri bizde hala... umudu içimizde...
Güle güle yiğit adam, mert adam.. bak ne yazmış kaptanın ahmet ardından...
"""bir gün önce, etrafında bulduğumuz kuytuda, bize büyük marifet gibi gelen haytalığımızı yapıp şarap içmiştik, öğleden sonraki derslere girmeden. ertesi gün kapalı spor salonunun parkeleri, şımarık tepinmelerimizle eziliyordu. hepimiz, kendimizi birer, "top cambazı" görüyorduk. ama bir hedefimiz, hayalimiz yoktu. geldi...hepimiz dizildik karşısında. ama "ip" gibi değil...karışık hatta sırnaşık nizam...höt zöt etmedi. bakışı sertleşmedi. zaten, sonradan "karizma" denildiğini öğrendiğimiz, kendinden bir asaleti vardı. sert görünür ama şefkati ışıl ışıl parlardı..."çocuklar" dedi; "siz, bu yıl türkiye şampiyonu olacaksınız" böyle bir "merhaba"yla karşılaşmamıştık öncesinde. mümkün de değildi zaten öyle olması...gülüştük...birbirini, çaktırmadığını sanarak, dürten ve "ne diyo la bu" diyenlerimiz oldu...bir de unutamam; kütahya'da, yarı finaller oynanıyor. izmir sıdıka rodop lisesi önünde 1-0 galibiz. mucize kabilinden toplar çıkarıyor kalecimiz. mucizenin kendisi oluyor, direkten dönüyor toplar. ama bizim gözümüz kulübede. abdullah hoca, heyecandan kalp krizi arefesinde...bitiş düdüğü ve derin nefes...sevinç, sonradan geliyor. maçı mı kazandık, finale mi çıktık, abdullah hoca için "ohh" mu çektik...hepsi belki de...bize, kendimize inanmayı öğreten adam, güzel insan...emeğine kurban olsun hayata dair kazandığımız herşey...ışıklar içinde uyu...yazgan hocamıza de götür selamımızı hocam..."""gelemedik uğurlamaya.. faruku gönderdik hepimiz adına affet...
seni seviyoruz...
haylaz çocukların...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



