20 Eylül 2016 Salı

ferit...


pazara akşam saatine doğru gün batmak üzereyken giderdik
daha ucuz olsun diye...
baştan sona tüm tezgahları dolaşırdı adile naşit kılıklı anam
dönüşte ıspanağı pırasayı özenle seçer tutacakları el kesen torbalara doldururdu...
en çok portakal alırdı biz seviyoruz diye...
o portakal soba bütün evi ısıtmadığı için kapalı tutulan küçük odadaki somyanın altındaki leğene yığılır cumartesi akşamını beklerdi...
aliye yengeyle memet amca aydınla aysunu da alır yine gün batarken çalardı bizim kapıyı...
artık Allah ne verdiyse yer beklemeye başlardık...
film saati yaklaşınca bircan kuruyemişten alınan kavrulmuş çekirdek çıkarılır annem de küçük odanın yolunu tutardı...
dolaptan çıkmışçasına buz gibi portakal...
kabuğunu soymadan dikine dilimlerdi tek tek...
ben öyle severim diye...
o zaman bırak interneti sosyal medyayı, tanıtım diye bi şey yok.
hangi filmi izleyeceğimizi başlayınca öğrenirdik...
sonra sen gelirdin. bazen inek şaban ve güdük necmiyle, bazen zengin kızı gülşen, bazen zonguldaklı madencilerle...
bi keresinde cüneytle aynı kıza aşık olmuştunuz, vay anam vay...
emel sayını dinlemeye gitmiştiniz ya bi seferinde.
ya ne acayip ekipti o be.
münir baba, zeki metin, halit. kemal. of ki of.
şarkılar türküler, maç önü karaborsa.
siz evde yemeğe yüklendikçe biz de portakala çekirdeğe.
reklam arasında koştur koştur tuvalete.
aman kaçırmayalım haa bir reklam...
başladı başladı koş.
sürüyü yolu böyle rahat rahat televizyondan izleyemedik tabii.
kolay değil öyle.
yılmaz güney yasaklı.
yasak bu toprağı kaderi mi abi?
sen madenci nurettinin aşkına mı gittin acaba yıllaaar yıllar sonra soma'ya...
silivri'de barikatın önünde direnen yakışıklı ferit miydi?
istesen hiç başın ağrımazdı biliyor musun?
kim karışacaktı ya hu;
otur oturduğun yerde.
ama sen cumartesi akşamları da hep öyle inatçıydın biliyor musun?
gülşen bubikoğlunu ikna etmeye çalışan uslanmaz hayta aşıkken de;
hababamdan illa ki fener maçına kaçarken de...
emekçilerle maden ağalarına direnirken de,
her sene yeniden yağlanıp o çayır güreşlerinde yenilirken de.
sadece emel sayının gönlünü çalmadın ki be abi;
hepimizin...
sen yenilince biz de yenildik pehlivan...
sen direnince biz de direndik...
sürünle yollara düştük, karlı dağlarda bizim de bıyığımız dondu.
sonra portakalı marketten almaya başladık.
çekirdekler poşete girdi.
komşuya artık mesaj atıyoruz film başladı diye.
cumartesi akşamını beklemeye bile gerek yok.
dilediğimiz yerde cebimizde.
üstelik yüksek çözünürlüklü...
ama bir şey eksik be abi.
inek şabanı arıyoruz yok, güdük necmi ve mahmut hoca bizi duymuyor.
yıllar var gülşen bubikoğlunu görmedik.
feridenin öğretmenlik yaptığı köylerde ağaçların yerine taş ocağı yaptılar.
hülya koçyiğitle el ele koşturduğunuz bahçeler bugün avm...
canım kardeşime birlikte ağlayan insanlar nefret ediyor birbirinden.
ölümlere sevinenler var...
nerde bıraktık vicdanı acaba, ah nerede?
komşu komşunun külünü almıyor artık...
senin geldiğin gün parkta ben de vardım biliyor musun abi?
bi sarılsam dedim çocukluğuma sarılır gibi.
çekindim sonra ne bileyim.
biraz yabanileştik sizden sonra.
birbirimize dokunmaz olduk çok fazla.
geçen cuma duyunca fena içlendim.
bi merhaba diyebilseydim battaniye altındaki çekirdekli akşamların hatırına be.
bir sarılsaydım askerden gelmiş hayta ismail gibi.
biz seni bıyıksızken de sevdik bıyıklıyken de deseydim.
bak beyim sana iki çift lafım var diye yaşar ustayı ansaydık beraber.
fabrikatörlere veryansın etseydik...
neyse sarıldım say.
sen şimdi gittin mi abi?
yok be...
özel çamlıca lisesinde de taş mektepte de yaşarsın sen.
bi gün bıyıklı bi gün bıyıksız bize gelirsin yine.
biz yine izler izler güler bakar bakar ağlarız.
ama ne var biliyor musun tarık abi?
portakalların eski tadı yok be.
portakallar çok tatsız...

12 Mayıs 2016 Perşembe



Umut...

Magic Johnson’ın stopcemşatıyla Kerim Abdülcabbar’ın hukşatıyla büyüyenleriz.
Tahta potaların Yağmurdan Önce filminde Manchevski’nin dediği gibi yuvarlak olmayan çemberlerine atışlar yaptık.
Sonra Spor Sergi’yi doldurduk.
En çok smaç yapanlarla kural değişince üçlük atanları sevdik.
Bunların hepsini o adama borçluyduk; Beyaz Gölge.
Salami’nin Kuliç’in şahane hocası.
Nurlar içinde uyusun.
Çok sevindik çok üzüldük yıllarca.
Mahmut Abdül Rauf’un tikleri, Erdal Koşan’ın son saniye faülüydük.
Henry Turner’dan daha çok acıdı canımız kolu kuruldığında.
Sevinçler, hüzünler hepsi bizimdi.
Maksat çubukluya basket faül olmasındı.
Abdi İpekçilerde Haldun Alagaşlarda hep tribündeydik.
Hep çok sevdik de hiç bu kadar saygı duymadık.
Hiç bu kadar kendimiz gibi hissetmedik.
Hani diyor ya şair; biz sizde bütün aşklarımızı temize çektik be.
Bir Beyaz Gölge’miz var şimdi bizim de.
Bayrağımız gibi üzerimizden eksik olmasın diye dua ettiğimiz bir gölge.
Günün herhangi bir saatinde herhangi bir konuşmasını açıp dinlediğimiz bir adam.
Basketbol hocası değil de felsefe öğretmeni gibi.
Yeryüzüne insanlık öğretsin diye gönderilmiş bir elçi.
Hani sözünden çok özüyle örnek, bir saygı abidesi.
“İnsanlar buraya sizin mücadelenizi görmeye geliyor, yener ya da yenilirsiniz
Ama onlara bu mücadeleyi göstermelisiniz.
Bunu görürlerse emin olun sonucu umursamazlar.
Onlara kendinize oyuna ve rakibe saygınızı hiç yitirmeyin” diyen bir abide.
Hani uzak memleketten sadece yazları gelen otoriter tonton dede gibi.
Kızıyor sinirleniyor ama gözlerinden kalbini görüyorsur, ışıl ışıl.
Sanırsın pamuklara sarmalanmış.
Bizim bir Beyaz Gölgemiz var şimdi…
Çok güzel çocukları var yanında.
Üst üste 5 maçı diz ağrısı yüzünden ayaklarını sürüyerek oynayan, içimizdeki Uche hasretini
dindiren adam Udoh.
Ayaklarını yerden kestiği an ruhumuzu uçuran Vesely.
Hani neredeyse İzmir’i istese vereceğimiz Kostas.
O vicdansızın açtığı derin boşluğa puzzle parçası gibi oturan sakallı mesih: Gigi
Umudun bittiği yerde başlayan, mahallenin yakışıklı çocuğu, ya böyle durup dururken gidip sarılası geliyor insanın, Bogdan.
Arka sokaklarda neler oluyor Bobby
Bu dünyayı yakarız senin için Melih.
Lan oğlum korkma üçlük at Berk.
Aşiline tendon oluruz Ricky.
Adı nikola kendi yılmaz Kaliniç
Zıpla zıpla zıplamayan Antiç.
Sen ne şanslı bi adamsın Barış.
Kalbim Egehanda kaldı.
Gölgesi yeter Ercan.
Başta bütün dünyanın ah bizde olacaktı dediği başkumandan.
Balyoz gibi sert, babamdan daha mert.
Günlerdir televizyonda sizi görünce mutluluktan ağlıyoruz.
Sırtınıza havlular koyasımız, gece üstünüzü örtesimiz var.
Klipler izliyoruz tenha köşelerde deli deli gülerek.
Yola giderken ne renk giymişseniz o gömlekleri çıkarıyoruz dolaptan.
Kalbimiz bedenimize sığmıyor bazen, bağa bahçeye gidip bağırıyoruz.
Çok seviyoruz çok.
Ama tabeladan değil işte. Mücadeleden.
Sanki sahada biz varmışız gibi. Küçük Hüseyinleri Basri Dirimlilileri hatırlattığınız için.
Her rakibin hücumunu savunmasını ezberleyecek kadar bilimsel,
Bizimle ağlayacak kadar duygusal,
Gerekirse ölürüz diyecek kadar yürekli,
Birbirinin sırtını kollayacak kadar takımdaş.
Rüya gibi.
Bir umudumuz sizde şimdi bizim.
Denizlilerde, Kadıköylerde, meydanlarda koridorlarda çekilen çilelerden geliyoruz.
Son dakika yıkımlarından, kurulan ittifaklardan size sığındık.
Triko çubukluları giydik, örgü bilekliklerimizi size bağladık.
Spor sergide gittiğimiz ilk maçın biletine sarılıp uyuyacağız bu gece.
Binlerce kişi evlerde oturmuş deli deli planlar yapıyoruz şimdi.
Bütün sezon maçları yalnız izlediği için davetleri reddedenler,
Bankadan kredi çekip yollara düşenler,
Saat tam 10da sinemaya girmek için bilet alanlar,
Anneannesini dua etmesi için Eyüp Sultan’a götürenler.
Obra kadar bilimsel, büyük dedeler kadar batılız.
Totemimizle, yüreğimizle ama illa ki kocaman umudumuzla yanınızdayız
Bedenimiz nerede olursa olsun milyonlarca ruhla Berlin’deyiz.
Kazınırsınız kaybedersiniz bilemeyiz.
Ama son topa kadar mücadele edeceğinizi biliyoruz, o topa kadar sizinleyiz.
Sizle savunma yapıp, sizle kavga edeceğiz,
O kupayı yıllarca kendimiz için istedik, şimdi dünyanın en güzel takımı için istiyoruz.
Dünyanın en güzel hocası ve oyuncuları.
Kupa gelir gelmez bilemeyiz ama;
Sizi çok seviyoruz lan biz. Çok seviyoruz.




















12 Ekim 2015 Pazartesi

sonsuz...

Sıradan bir cumartesi günüydü işte.
Sabahın köründe filanca otobüslerle metrobüslerle işe gitmiş,
Kahvaltımızı etmiş gündemde ne var ne yok diye bakıyorduk.
Pide yiyecektik öğlen.
Biri rejimdeymiş, aşağıda yerim dedi filan.
Ya hu ne rejimi hayat kaç gün belli değil, diye geyik yaparken Düştü bilgisayar ekranına o kabus gibi cümle;
"Ankara Garına giden alt geçitte patlama oldu, yaralılar var"
Ses bombasıdır belki
Yaralı çok değildir umarım
Bi sorsana ajansa ne kadar ciddiymiş...
Sonra ilk görüntü geldi meydandan. Sonrası kaos, karanlık.
Evden çağırdık arkadaşlarımızı,
Yağmur gibi yağan son dakikalara yetişebilmek için.
Kimi aile kahvaltısını bırakıp geldi, kimi pazar gezmesini.
Kimi çocuğunu komşuya bıraktı.
Alana ulaşan muhabirlerden bilgi almaya çalıştık.
Etrafa savrulmuş paramparça hayatlar.
Ağlamaklı açtı telefonu biri, zor konuşuyordu.
İçine ağlıyordu belli ki...
Nefes bile alamadan çalıştık. Hiç düşünemedik bile ne yaşandığını.
Yetişmeye çalışıyorduk sadece.
Sabahın ilk ışıklarıyla geldiğimiz yerden gece çıktık.
Eve geldik.
Geç de olsa. Yorgun da olsak. Üzülsek de, eve.
Bizi bekleyen, özleyen, yolumuza bakan, birlikte ağlayıp güldüğümüz insanların;
Omzumuza yaslananların, omzuna yaslanabildiklerimizin yanına.
İşte o an vurdu yerleri dolduran parçalar.
Paramparça olduk. 
Pazar kahvaltılarına gidemeyecek artık o gün Gar meydanındakilerden bazıları.
Mesaiye çağıramayacak kimse onları.
Telefonlarını hiç açamayacaklar.
Bir metrekare toprak parçası sadece.
Bugünü hiç unutmayacak Gar Meydanında sağ kalanlar.
Dizinde biten bacağına dokundukça en az dizi acıyacak belki.
Dokunamayacak hatta bazıları, ne dizine ne sevdiğine.
Sen burada nefret etmeye devam edeceksin yine, kendinden başka herkesten, senin gibi olmayan herkesten.
Takım elbiseli adamlar uzun karmaşık cümleler kuracak.
Asıl hedef...
Devlet, Rusya, İsrail, Suriye, dengeler, konjonktür, seçim.
Sen yine nefret edeceksin senin gibi konuşmayanlardan.
Onlar duymayacak senin bu nefretini.
Yarın yine dolacak meydanlar.
Umut türküleri söylenecek yine.
Bir gün bir bomba seni de bir meydanda yakalamasın diye yürüyecek insanlar.
Sen yine nefret edeceksin herkesten. 
Senin gibi olmadığı için.
İşe gideceksin, mesaiye söveceksin, metrobüs sırasına kızacaksın.
Ben yine korkularımın arkasından öylece bakacağım ikinize.
Örgütüne de istihbaratına da konjonktürüne de söveceğim.
İnsan hayatı üzerinden hesap yapan herkese...
Elimden gelen bu.
Patlayanın da patlatanın da ruhu çürüsün diyebileceğim sadece.
Sen duyacaksın.
Ama o gün gara gidenlerin bazıları duyamayacak...
Sonsuza kadar...









1 Ağustos 2015 Cumartesi

bir kadın olarak...


Her mayıs ayının ikinci Pazar günü "Cennet annelerin ayakları altındadır" ama;
Sen bir kadın olarak sus.
Yeri geldiğinde "Biz annemizin ayaklarının altını öperiz" ama;
Sen bir kadın olarak sus.
Karnında taşı, doğur, büyüt, eğit, terbiye et, gözün gibi bak,
Akşama kadar tarlada çay fındık topla, eve gel yemek yap,
Sen güneşin altında çalışırken kahvede oturan adamın beğenmesini bekle,
Tuzun baharatın ayarını sakın kaçırma,
Kaçırırsan dayak yersin, belki içinden isyan edersin ama,
Bir kadın olarak sus.
Oku, derecelere gir, çalışırken çocuk büyüt,
Kocan yine de yemeği bulaşığı senden beklesin.
Bir akşam öfkeden elinin ayarı kaçıversin,
Yine de sen bir kadın olarak sus.
Dolmuşta otobüste metroda tramvayda gözleriyle soysunlar,
Yanına oturanlar koltuğuna sığamasın, bacağı sana doğru uzasın,
Karanlıkta bir sokağa girerken başına ne geleceğini bileme,
20 yıldır oturduğun apartmanın girişinde tacize yeltensinler,
İş yerinde abuk subuk cinsel şakalara maruz kal,
En güvendiğin yerde, baba evinde, amcan dayın abin taciz etsin,
Birazcık güzelsen ve beyefendinin teklifine hayır dersen aptal sayıl,
Biriyle birlikte olduğunda o zampara sen motor diye anıl,
Mecliste yüzde 10larda kal,
Çocuk yaşta deden yaşında adamın koynuna soksunlar,
O ölünce kardeşine versinler.
Soframızdaki yerin öküzümüzden sonra gelsin.
Ama sen bir kadın olarak sus.
Bir akşam gencecik bir kızı öldürsünler,
Protesto için sokağa çık, oraya bile erkekler gelip seni yönetmeye kalksın,
Destek veriyorum diyenler daha çok aşağılasın.
Ben insanım dedikçe çiçeğe böceğe benzetsin.
İçinden kadın kadındır çiçek babandır de ama
Sen yine de bir kadın olarak sus.
Erkek kardeşin eve istediği saatte gelirken sen gün batımında sofrada ol,
O istediği yerde kalırken, sen konum bildir ama;
Kız çocuğu olarak sus, genç kız olarak sus, kız öğrenci olarak sus,
Kadın çalışan olarak sus,
Bak bayansın diye bi şey demiyorum, sus
Sen sus ki bu karanlık kafalar hiç aydınlanmasın.
Sen sus ki o köklü bağnaz gelenekler devam etsin,
Sen sus ki senden cesaret alıp başkaları da konuşmasın.
Sen sus ki en büyük acıları yaşayanlar Takdiri ilahi deyip geçsin.
Sen sus ki gencecik çocuklar oy kaygısıyla toprağa verilirken vatan sağolsun.
Sen sus ki bin lira bile kazanmayanlar bin odaya ses çıkarmasın.
Bir kadın olarak susma anam bacım.
Yalvarırım susma.
Bizim gibi korkaklara bakma sen.
Sen konuş ki aydınlansın yollar.
Cennet ayaklarının altında mı bilmem, ama umut ışığı sendedir.
Çünkü sendeki yürek bende yok.
Çünkü hiç bir erkek bir kadın kadar güçlü sevemez.
Bir kadın olarak susma.
Hani Gezi günlerinde akın akın annelerin geldiği o yaz akşamı gibi,
Hani Kadıköyde bir stadı hınca hıç doldurduğunuz o eylül akşamı gibi,
Susma ve bize yolu göster.
Çünkü sen;
Aydınlığa giden yolun meşalesisin.

8 Mayıs 2015 Cuma

zeki metin...

kuru pilav, zeytin peynir, küçük büyük, iyi kötü...
biri ötekinden ayrı düşünülmeyen.
öyle tanıdık seni. zeki alasya değil zeki - metin.
öyle sevdik. 
ne zaman sizden biri göçse buralardan aynı akşama gidiyorum ben.
cumartesi akşamına.
televizyonun karşısında ana baba üç velet, önlerinde çekirdek,
bi de kışları kömürden tasarruf için kapalı tutulan küçük odadaki divanın altından getirilen mandalina.
sonu illa ki iyi biten filmler.
iyilerin kazandığı, hüzünlü komik basit filmler. bizim gibi yani.
sen dayak yiyip boynunu bükünce gözyaşlarını gizleyen babam,
Allaaaaahh metiiin diye koştuğunda kahkaha atan küçük kız kardeşim
bugün çocuğunu büyüten kardeşim, güzel kardeşim...
o zamanlar pazartesi hepimiz aynı filmi anlatırdık birbirimize, sizi.
siz gülünce güler siz ağlayınca ağlardık, sizle kazanır sizle kaybederdik.
mavi boncukta emel sayın gitmesin isterdik, altınları bulun diye beklerdik köyden indiğiniz şeerde,
himmet ağabeyle sayardık doğoz bin doğoz yüz bilmem kaç.
sizin bahçede değil de bizim bahçede bulunmuştu sanki petrol, öyle sevinirdik.
patronu kaçırdığınızda sizin kadar korktuk,
sahi nereye bakıyorduk biz bu adamlar?
o zamanlarda türk kürt alevi sünni azınlık çoğunluk bilmiyorduk.
çatışmaların ortasına doğduk aslında,
sağcılarla solcuların ayrı trenlere bindiği yılları biliriz,
ama hepimiz aynı şeye gülüp ağlayınca anlayamazdık işte farkı,
sonuçta hepimiz kasımpaşa canavarı, hepimiz hasiple nasiptik.
bi inek şabana gülerdik sizden çok. darılma.
bi de neşeli aileyi severdik sizin gibi. hikayeniz aynıydı aslında işte.
yel değirmenlerine karşı bizim mahallenin abileri.
hicivi sizden öğrendik, sisteme düzene ezene tebessümle yeter demeyi,
bölüşmeyi sizden öğrendik yar yanağından gayrı her şeyi.
hani kadir savunun evi yıkılır da böyle güle oynaya yaparsınız ya;
konuşmazsınız, o malum müzik çalar sadece,
arada birbirinize bakar tebessüm edersiniz,
içimiz ısınırdı orada.
o zamanlar onca ayrı gayrıya darbeden hemen sonraya rağmen bunca nefret yoktu biliyor musun?
bi şekilde anlardık birbirimizi. 
münir babayla sen fenerli olurdun misal, galatasaraylı beşiktaşlı kızmazdı.
kemal sunal beşiktaşlı, yetim kız çocuğu galatasaraylıydı,
alınmazdık.
hani misafir gelince tavuk pişerdi ya evde,
kahvaltıda nadiren sucuklu yumurta.
öyle değerliydiniz bizim için, öyle özel.
şimdi siz birer birer eksilirken buralardan,
size mi ağlıyoruz kendimize mi belli değil.
zaten buralar da oralar değil artık,
çekirdek o çekirdek değil, portakal o portakal değil.
sobaların üstünde kestane yok, divanların yerine baza var. 
şimdi ölene bile birlikte ağlayamıyoruz biz.
eski defterleri açıyoruz tabutu kapatmadan.
iftiralar, ötekileştirmeler, bizler, onlar...
hani metin akpınar dedi ya bugün;
benim bir yarım gitti diye.
öyle işte; bir yarımız yok bizim, ortadan ikiye ayrıldık,
sonra daha ikiye daha ikiye daha ikiye.
sen saçma sapan konuşanlara bakma yine de;
bahçede petrol bulmuş gibi gülsün gözlerin.
tarlanın ortasından altın çıkmış gibi.
bugünleri de atlatırız biz.
yaşar ustaların nesiliyiz ne de olsa.
belki yine o müzik çalar, birlikte bir ülke yaparız,
konuşmadan,
arada birbirimze tebessüm ederek.
sen "güle güle" git metinin zekisi,
gözün arkada kalmasın...
ne de olsa filmin sonunda 
illa ki iyiler kazanır...





15 Şubat 2015 Pazar

özgecan...

otogarları hiç sevmem ben.
ne zaman perondan hareket eden bir otobüs görsem gözümün önüne aynı fotoğraf gelir.
annemin ve babamın sararmış gözleri.
ayrılık vaktinden bir önceki akşam dalıp giden bakışlar.
ağlamamak için sıkılan dişler.
o gözlerin nereye dalıp gittiğini 35 yaşında anladım.
hepi topu 3 kilo gözleri bile açılmamış bi yavrucak.
geceleri olur olmaz uyanıp gidip nefes alıyor mu diye baktığın,
azıcık ateşlense elini ayağını titreten bir kalp ağrısı.
adı ne aşk ne sevgi ne başka bir şey. tanımsız. sınırsız.
her şey değişti hayatımda.
olura olmaza ağlamaya başladım. 5 yıldır iş biter bitmez koşarak eve gider oldum.
doğum gününü kutladık bugün, en sevdiği arkadaşıyla aynı gün.
deniz; özlemle emrenin kızı. 6 yaşında.
onlarca fotoğraf paylaşmış olmalıydık şimdi.
sosyal medyada kutlama mesajları, darısı başınalar, gülücükler.
koyamadık. tek fotoğrafa bile gitmedi elimiz.
özgecanın fotoğrafına baktık,
mutlu olmaya utandık.
zaten hep öyle değil mi hayatımız son zamanlarda.
bir gün madende 301 can, başka bir gün asansörde yiten 11 hayat.
sokak ortasında tekmelerle katledilen 19unda bir oğlan.
15inde yol kenarında vurulan çocuklar.
gazeteyi televizyonu her açtığımızda dövülen öldürülen töreye kurban giden bir kadının haberi.
zor bu ülkede yaşamak, en zoru da kadın olmak.
bayram sofralarına en son erkek de yemeğini yedikten sonra kadınların oturduğu evlerde büyüdüm ben,
erkek çocuğun istediği saatte girdiği, kızların gündüz gözü bile çıkamadığı evler.
erkek geçerken kadınların duvar kenarına çekildiği köylerde,
bir çocuk eteğinde diğeri karnında koca evi döndürmeye çalışan bir anneannem,
suyu akmayan eve tepeye yukarı koca koca bidonlar taşıya taşıya belini dizini kaybeden bir anneyle büyüdüm.
41 yaşındayım bugün. anneannem yok artık. annem yorgun.
haberler hala aynı. boşanmak istediği için sokak ortasında vuruluyor kadınlar.
12sinde 13ünde tarla sahiplerine gelin veriliyor.
kaçıp kurtulmak istese binlerce kilometre ötede bile bulunuyor.
10 yıldır evliyim. adı özge. elanın annesi. benim canım. özge can.
ne zaman geç gelecek olsa hep penceredeyim. aman apartmana girerken bir şey olur diye
çünkü bu toprakların ilk kaybı değil mersinli özgecan.
çünkü mesele aslında o minibüsçünün hayvani sapıklığı değil.
mesele çok derin. mesele çok köklü. ve giderek derinleşiyor.
bir devrim lazım bize.
iktidar değişikliği, falancanın başa gelmesi filan değil.
bir zihniyet, bir vicdan devrimi.
yüzlerce yıllık törelerden korkmayan bir devrim
beşiktaşta kadıköyde izmirde antalyada değil çankırının köylerinde bir devrim,
bayburtun ücra mahallesindeki kız çocuklarına varacak bir devrim.
zorunlu din dersiyle değil, ahlakla empatiyle sevgiyle örülü bir devrim.
illa günahsa mesele ette aranan namusu değil kul hakkını dert edecek bir devrim.
kadınları korumak için değil, onlardan cesaret alan bir devrim.
şimdi hep derinlere bakıyor özgecanı arayan annesinin gözleri.
yüreği, acı çekmeseydi bari kurşunla öldürselerdi diyebilecek kadar şişmiş bir annenin gözleri.
iyi bilirim ben o arayan gözleri; 30 yıldır.
şimdi yazılar yazacağız biz ardarda,
yürüyüşler eylemler, kadın mitinginde erkek sloganları,
televizyonlarda uzman yorumları, siyasi nutuklar.
özgecan son olsun başka özgecanlar olmasın pankartları.
üç gün sonra seçim gündemi, baraj tartışması, sarayda gölge kabine.
o anne uzuun uzun bakacak boşluğa.
oradan bir özgecan gelmeyecek.
bir devrim lazım bize.
o koca boşluğu dolduracak bir devrim.









14 Ağustos 2014 Perşembe

bir ki üç gol yetmez...


Kemal Sunal'ın filmde Beşiktaşı'ı tutmasını dert etmediğimiz günlerdi.
Hani şu sokakta bulduğu veledi öz evladı gibi büyüttüğü film.
Yine fanatiktik aslında en harbisinden.
Maçka parkında abilerimiz çatışırdı "kapalı"yı almak için.
Biz o sırada yan yana sırada beklerdik.
Kavganın bile hukuku vardı. 
Yar yanağından gayrı her şeyin bölüşüldüğü günler,
Tribünün bile, yarı yarıya.
Yandan bir beste gelirdi, karşılık verirdik sıcağı sıcağına.
Küfür yok muydu, vardı. Kavga yok muydu, vardı.
Ama başka türlüydü işte. Nefret ciğerimizi söndürmemişti henüz.
Bu Beşiktaş benim ömrümü yedi be abi.
Yatılı yıllarımda bir Hakan Tecimerli maçı bilirim kazandığımız.
Bir ki üç gol yetmez diye başlarlar, beşe giderlerdi bazen.
Metin Ali Feyyazı onlardan çok biz ezberledik.
Sonra Uche attı da biraz sevindik.
Çok kinlendik de hiç beddua etmedik ama.
Güzel adamdı başkanları.
Böyle, mahalle bakkalının önüne sandalye atan amcalar gibi,
Ya da ne bileyim mezun olduktan sonra gidip elini öptüğün emekli öğretmen gibi.
Mahmut hoca işte yav, Yaşar Usta.
Sonra defalarca yendik biz Beşiktaş'ı.
Kupalar aldık, onlar da yendi bizi.
Başkanlar geldi gitti, efsane topçular, heykeller filan.
Sonra çok değişti futbol çok, hayat gibi.
Hani yarışmacı arkadaşlara başarılar dilenen günlerden,
Rakip kaybedecek ki biz kazanacağız, gerçekçi olalım günlerine.
Önce Kemal Sunal gitti.
Hababamla Fener maçlarına kaçan güzel adam.
Sonra Vedat Okyarlar, Kazım abiler.
Lefter gitti be abi. 
Pazar günü oynanan maçı ilk kez Çarşamba günü sinemada izleyen nesille cep telefonundan canlı maç izleyen gençler yan yana ağladı.
Silindir gibi geçti üstümüzden endüstriye bulanmış futbol.
Ömrünü adadığı stattan ağlayarak gitti Seba.
Bir gün omzumuza aldığımıza teneke bağladık ertesi gün.
Gözümüz tabeladan gayrısını görmedi.
Polis copu inerken rakibe ooh ooh çektik topyekün.
Vicdanı hep birlikte öldürdük.
Eskiden iki turşucunun kavgasıydı rekabetimiz.
Bir Vecihi öfkemizi yatıştırmaya yeterdi.
Sevgiye umuda dair ne varsa birer birer yitiyoruz her gün.
Üç beş ağaç için dirensek de hep birlikte,
Bugün yüreğimiz toptan aveme.
Siyah beyaz film günlerinin,
En asil siyahıyla en temiz beyazını kaybettik şimdi.
Ömrünü çubukluya adamış bir adama,
Bu yazıyı yazdırabilen adam yok artık.
Madem ki sizinkisi bir aşk hikayesi,
Siyah beyaz filim gibi biraz.
Unutmayın bu adamı kardeşim.
Kupalara değil Beşiktaşa sahip çıkın.
Heykelini dikmeyin dört bir yana; dimdik durun onun gibi.
Sözün özü, mesele Sebaya ağlamak değil kardeşim, Sebayı anlamak.
Sebaları yaşatmadıkça hayatta ne desek boş.
Güle güle git Süleyman başkan, Baba hakkıya kral Metine, Efsane Leftere selam söyle.
Triko çubukluyla taştan kalelerde top oynayan çocukların hakkı sana helaldir.
Sen de hakkını helal eyle.






17 Mayıs 2014 Cumartesi

devlet...

Birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz şu günler, hiç bitmez.
Çünkü o birlik ve beraberlik devletin ta kendisidir.
Söz konusu vatansa gerisi teferruattır.
Çünkü söz konusu o vatan da devlettir aslen.
Peki ya devlet nedir?
Aslen halka hizmet etmesi gereken kurumlar bütünü.
Ama bu topraklarda değil.
Binlerce yıldır bu topraklarda devlet iktidardır.
Bekaası için şehzadelerin kardeşlerini boğduğu güçtür devlet.
Daha doğar doğmaz sizin yerinize dininizi seçer.
Eğitim sistemi onu koruyup yüceltmeniz üzerine kuruludur.
Bir düğmesini koparmak altı aydan başlar.
Vergilerinle beslersin, o vergilerle yapılan işleri marifet gibi dinlersin.
O vergilerle maaş alan adamlardan dayak yersin.
İtiraz edersen tazyikli suyla gazla cezalandırılırsın.
Çünkü bu topraklarda devlet iktidardır, güçtür.
Lüks otolara biner devlet, villalarda oturur.
Çalışıyorsa eğer çalabilir de.
Köylerini boşaltabilir mesela, seni evinden atabilir.
Arsandan yol geçirebilir örneğin, itiraz edersen dipçikle vurur.
Onun için çalışırsın her daim. O varsa sen teferruatsın.
Oğlunu daha 20sine bastığı gün ona verirsin.
Belki patates doğrar, belki tabutuna sarılırsın.
Sen askerlik yaparsın ama devlet yapmaz.
Komşu ilçede bi görünür gelir.
Takım elbiselidir devlet, sen bazen işçi tulumu bazen madenci kaskısın.
Devlet cinayet işler, kanı sen yıkarsın.
Devlet gece biraz içer, sabah çöpü sen toplarsın.
Devlet sana vurabilir ama sen ona el kaldıramazsın.
Devlet senin sokağını yıkar ama sen sokağa çıkamazsın.
Oy verirsin, başkasını seçersin, yine ezilirsin.
İktidarlar değişir ama devlet baki kalır, bilesin.
Avrupaya bakarsın kafan karışır.
Orada işçisi de memuru da senden daha fazla kazanır.
Çünkü benim güzel kardeşim.
Sen padişahım çok yaşa diye biat ederken, orada hak arayışı vardı.
Onlar senden yüzlerce yıl önce sokaklarda siper etti gövdesini.
Hak aradı, ben teferruat değilim dedi.
Çünkü benim güzel kardeşim, vatan da devlet de aslen halkın ta kendisiydi.
Bugün bile isteye yoksullaştırılmış, devlete muhtaç bırakılmış, orta sınıfı çökertilmiş bir halksın.
Yıllarca bu yüzden cinayetlere kader, zulme eyvallah demişsin.
Varlığını hep varlıklara armağan etmişsin.
Aslolan sensin hiç bilememişsin.
Aslen o devlet devlet olsa, 6 yaşında mezar başında çocuklar ağlamaz bilmez misin?
O devlet devlet olsa sen günlerce maden önünde beklemezsin.
Bugün bu iktidar yarın başkası.
Bugün muhalefette olan yarının başbakanı.
İsimler değişir devlet kalır bilesin.
Ve sen aslolanın halk olduğunu görmedikçe daha çok Soma acısı çekersin.
Dün de dedim ya işte.
O sedyeler sana kurban olsun kardeşim
Tependeki o ışığı göğe tut kardeşim.
Aslında sen ülkenin gerçek sahibisin.
Aslında sen kara deryalarda bir fenersin.

16 Mayıs 2014 Cuma

Soma...


Yaşadıklarının bilinmesi için ölmesi gerekenler.
Kendi tabirleriyle;
Bir avuç kömür için bir ömür verenler...
1 mayıs'larda fenerli fotoğraflarını paylaştıklarımız.
Madenciler...
Yine sözler vereceğiz size,
Zonguldak'ta, Kozlu'da, Balıkesir'de, Bursa'da olduğu gibi.
Gözyaşı dökeceğiz her biriniz için, isimlerinizi bilmeden.
Evladınız mezar başında ağlarken içimiz parçalanacak.
3 buçuk aylık hamile eşinize bakamayacağız utancımızdan.
Siyah bantlar takacak futbolcular, 
Sizin için derbiler oynanacak.
Yardım programlarında ünlüler birbiriyle yarışacak.
Firmalar ilanlar verecek ardarda, ekranlar simsiyah,
Koca koca başlıklar: Yastayız.
Uzmanlar, krokiler, maden içi haritalar.
Hisli yazılar, duygusal konuşmalar, helal olsun filancaya...
Mikrofonlar uzanacak size, bi kısmınız anlatacak;
"Tabutta yaşıyoruz biz, denetimler göstermelik, borçlarım yüzünden çalışmaya mecburum, ekmek parası..."
Kader diyecek çoğunuz, Takdiri İlahi...
İşsiz kalmaktan korkacaksınız. Kim bakacak çoluğa çocuğa.
Siyasiler ardarda girecek şehire; sirenler, korumalar, takım elbiseler.
Milyonlarca kişinin profil resminde kara kara yüzleriniz,
dünyanın karanlığını aydınlatan fenerleriniz.
İlk kez 1 mayıs gelmeden...
Çocuklarınıza kalem defter oyuncak yiyecek dağıtılacak.
Hiç görmediğiniz eşyalarınız olacak belki.
Sonra birer birer sönecek spot ışıkları...
Üçer beşer azalacak gazeteciler.
Yardım kampanyaları bitecek...
Usul usul azalacak kentin üstündeki uğultu.
Ağıtlarla birlikte anonslar da susacak.
Hani akrabalar birer ikişer çekilir ya ölü evinden hava kararınca.
Gece çökerken yalnızlık çökecek Soma'ya.
Ağabeyiyle kardeşini madende kaybeden İlhan yeğenleri ve yaşlı ana babasıyla başbaşa kalacak.
Merve kendisini Boğaziçinde okutabilmek için madene geri dönen babasını çok arayacak. Okula devam edebilecek mi, meçhul.
300 ev kömürden daha kara geceler görecek kardeşim.
Ölümün kıyısından dönmüşken sedyeye çamurlu çizmesini uzatmaya utanan Murat, başka bir sedyede fırça yiyecek belki.
Soma'da madenlere yine kelle koltukta gireceksiniz.
Zonguldak'ta, Kozlu'da, Balıkesir'de...
Tazminatlar için uğraştıracaklar sizi.
Sahte maskelerle yaralı gösterdikleri için eksik ödeme yapacaklar. 
Van'da nice sözler vermiştik biz.
O kara gözlü çocuğun ismi neydi? unuttuk.
Ya ikinci depremde ölen meslektaşlarımız, ne abiydi o?
Söylemeye dili varmıyor insanın ama, programlara bağlanıp yardım vaat edenlerin 10da biri bile para yatırmadı biliyor musunuz?
Ses çıkardığınızda bugünkü gibi su sıkacaklar size,
gaza boğacaklar belki.
Onun için birbirinize sıkı sarılın kardeşim.
Tek yumruk olun, kenetlenin.
Dimdik durun, sizi ölüme gönderenlere karşı.
Durun ki cesaretiniz bize bulaşsın.
Siz başlatın ki Zonguldaktaki Bursadaki kardeşleriniz örnek alsın.
Siz dik durun ki tekstil atölyelerinde üç kuruşa ömür tüketenler peşinizden gelsin.
Sahi İstanbul'daki selde konteynerde yitip giden o kadıncağızları da unutmuyorduk biz değil mi?
Siz bize bakmayın kardeşim, birbirinizin çocuklarına sahip çıkın.
Mahmutun karısı hamile, kulağınız onda olsun.
Maden öldürmez sermayenin para hırsı öldürür kardeşim.
Kömür öldürmez cehalet öldürür.
Öldürtmeyin artık kendinizi. Girmeyin o madene. Bırakın üşüsün Türkiye.
300 mezar kazdınız be kardeşim, 300 mezar.
Nice yetimler bıraktınız geride.
Ölmeyin artık bizim için. Hiç hak etmiyoruz hiç.
O sedyeler size kurban olsun kardeşim.
Biliyorum hiç yüzümüz yok ama şimdiden affedin bizi.
Devletten, polisten, komşudan, iğneci amcadan korkarak büyütülen kardeşlerim.
Yoklukla yoksullukla terbiye edilen kardeşlerim.
Yüzünüze bakmaya yüzüm yok.
Olmayan hakkımı da helal ediyorum.
Sizden helallik istemeye hakkım yok.
Sadece af diliyorum...

12 Mart 2014 Çarşamba

Berkin...


Kent yanıyordu bildiğin. Her yandan başka bir eylem haberi geliyordu. Gaz filan yiyorduk ama mutluyduk hepimiz.
İşten çıkıyor sevgiliye koşar gibi Taksime çıkıyorduk. Bazen nefesimiz kesiliyordu sokak aralarında ama mutluyduk.
Ajanslara yaralı haberleri düşüyordu. Bi çocuğu başından vurmuşlar. Adını duyduk, ertesi gün unuttuk.
Günler geçti. Aylar geçti. Başından vurulan çocuk uyanmadı.
Hayat devam etti.
Aslında Emel anneyi görmeye gitmiştim ben o gün Yoğurtçu parkına,
Ali İsmail gibi bir evlat yetiştirdiği için ellerinden öpecektim.
Bizim bestekar Ercan konuştu yerimize;
Merak etme ne Ali İsmail'in düşlerini yerde bırakırız, ne sevdiği renkleri, dedi...
Bir adam geldi kalabalığın arasından. 
Ufak tefek, saçları kıralmış, dudağının kenarında küçük bir tebessüm.
Berkin'in babası, dediler. Sami abi. Elini sıktım. 
Ali İsmail onurumuz, Berkin umudumuzdur, dedim.
Başını eğdi hafifçe, konuşmadı. Gözümün içine baktı sonra.
Ben ömrümde böyle acı görmedim.
Dünyanın en ağır yükünü içine gömmüş de, bir gram yüzünü asmamış adam.
Dünyanın yükünü omzuna almış da, bir gramını başkasına vermemiş adam.
Gözümün ta içine baktı. Elimi sıktı giderken. Elim ayağım titredi.
Ağzımı açıp eyvallah diyemedim. 
Hayat devam etti sonra. Maça filan batık biz, solda kim oynar diye tartıştık aramızda. Hafta sonuna planlar yaptık, Emrelerde buluştuk, dizi filan izledik. Çocukları sinemaya götürdük. Çok beğendiler. Ela yemeğini bitirmedi. Kızdık. Ayağını masanın kenarına çarptı, ağladı, dayanamadık. 
Ayşegüller haftanın bir iki günü Okmeydanı'na uğradı. Berkin uyanmadı.
Arada bir eylem niyetlendik. Su sıktılar üstümüze. İşe gittik. Çürüyorduk.
Bir sabah bir tweet attı ailesi.
"Berkin Elvan 16 kilo kalmış"
Yüreğimiz yandı, isyan ettik, küfür yağdırdık.
Sami abi televizyona çıktı. İçinde koca bir yanardağ, dudağının kenarında bir kibrit yanığı gibi tebessüm. 
Hayret eden devlet büyüğümüz telefon etmiş, sinirli olandan ses çıkmamış.
Akşamına Trabzondaki maçı izledik. Birbirimize girdik. sinirli olan büyüğümüze göndermeler yaptık.
Sabah asansörde söylediler.
Berkini kaybettik. 269 gün önce ekmek almaya giden ana kuzusunu yaşatamadık. İktidarınız da, alıveriş merkeziniz de, kışlanız, duble yollarınız icraatlarınız yerin dibine batsın, diyemedik. Kitlendik.
Annesi cama çıktı akşam üstü. Feryadını yüreğimizin en derinine koyduk. Emel anne mahsun mahsun baktı arkasından. Bir Alişi daha gitti ellerinin arasından.
Cenazesinde yüzbinler toplandık. Ağladık, dağıldık, birbirimize sarıldık.
Sami abi öylece durdu. Tebessüm soldu yüzünde. 
Akşam televizyona çıkardılar. Biz dayanamadık, çöktük kaldık
O dayandı... 
En son Şahap abi Ali İsmailin resmini severken yanmıştık böyle.
Mıh gibi çakmıştık aklımıza. 
Çünkü bir baba ağlıyorsa eğer dünyada sözün bittiği yerdi orası.
Ağlamadı Sami abi. Öylece durdu işte. En çok da bu yaktı canımızı.
Koca bir kentin acısını koydu omzuna, çekti gitti.
Biz; suyunu kazanıp da içen, ekmeğini bölüp yiyenler;
Biz; artık her gece acıya yatıp her sabah umuda uyananlar;
Artık sizde vicdan aramayı bıraktık. Merhamet istemeyi de.
Gördüğünüz yerde gaz sıkın üstümüze. Coplarla kıstırın sokak aralarında.
Ama çocuklara dokunmayın efendiler. Çocuklara dokunmayın.
Bırakın sokakları onlara, parklarından çekin postallarınızı.
Su sıkmayın üzerlerine, gaza boğmayın hayallerini.
Sami abi belki affeder sizi bir gün... Belli helalleşirsiniz.
Ama Berkin'in gözlerindeki o ışığı söndürdünüz ya
Ömür boyu gün görmeyesiniz.














16 Şubat 2014 Pazar

ali ismail korkmaz...

sisli bir gece yarısında, kırık bir lambanın altında diye başlar tezahürat...
öyle bir gece yarısında kıydılar sana...
vamosun güzel çocuklarının hepimize ezberlettiği gibi işte;
daha 19 yaşında... 
hem de yüreğimizde geleceğe dair umudun en çok ısındığı gecede.
tam da dört bir yandan, her bir yaştan hepimiz özgür bir dünya için haykırırken.
bir fırıncı çelme taktı önce, bir esnaf yolunu kesti, sonra tekmeler sopalar...
hastanelere almadılar seni çocuk... azcık başın ağrır geçer dediler... eve gönderdiler...
uyudun sonra sen... her bir yanında darbe.. acı... yara...
düşlerinde özgür dünya...
bugün sokaklardaydık yine biz... binler.. onbinler yüzbinler...
gördün biliyorum...
ara sokaklardan sel gibi aktık caddeye...
tıpkı senin 1 haziranda yürüdüğün gibi... isyanla;  umutla...
sırtımızda; öptüğün çubuklu forma...
kamyoncu saitin oğlunu geldi ankaradan, otobüsler umut taşını izmirden hataydan amasyadan...
6 aylık bebekler selam söyledi sana süt kokulu bakışlarıyla...
80 yaşında dedeler senden güç aldı vurdu yola...
renkleri bir kenara bıraktık bugün; sarının lacivertin yanına kırmızıyı siyahı beyazı kattık...
omuz omuza verdik ismini haykırdık...
televizyondan "ali ismail bestesi söylenir kimse engel olamaz" diyen adamı selamladık...
almanyadan kanadadan hollandadan gelenlerle kucaklaştık...
biz bugün senin için ağladık ali ismail... biz bugün haykıra haykıra adalet aradık...
sana kıydıkları kaldırımları ezdik geçtik ali ismail...
sana vurdukları sopalarda özgürlüğün bayrağını dalgalandırdık...
leftere selam gönderdik çocuk... kucakla bizim için ali ismaili dedik.
sar sarmala...
çığ gibi geçtik kentin caddelerinden... yürüdükçe büyüdük... 
yeni sesler eklendi sesimize...
parka varana kadar tuttuk kendimizi ismail.. düğüm düğüm kaldı boğazımız...
sonra seni pamuklara sararak büyüten kadın geldi...
7 ayda 17 yıl yaşlanan, gözlerinden hüzün akan kadın...
mahkemenin orta yerinde katillerinin gözünün içine baka baka 7 saat oturan,
acıyı bal eyleyen dirayetli kocaman yürekli kadın...
emel anne geldi parka ismail.. aylardır her hafta adını haykırdığımız parkımıza...
ali ismail korkmaz fenerbahçe yıkılmaz diye ilk kez haykırılan banka oturdu
ta içine baktı gözümüzün.. ağzını bile açmadan konuştu bizimle.. 
ismini satırlara döken palamultras ercan hepimizin adına aldı sözü...
bırakmayız ana dedi... merak etme... ne ali ismaili, ne düşlerini ne formasını... bırakmayız...
daha nasıl dayansındı yürek ali ismail... çok ağladık sana çocuk.. 
emel anneye göstermeden... köşelerde.. kuytularda... 
berkin elvanın babası da geldi biliyor musun..
uyan artık çocuk dedik... uyan berkin...
lefterlerin küçük hüseyinlerin ruhunun gezindiği yere götürdük emel anneyi ali ismail..
hep bir ağızdan haykırdık tarihten hiç silinmeyecek ismini...
maç bitti çıkmadık stattan... bitti sandıkça yeniden başladık sana...
en güzel alper oynadı biliyor musun çocuk?
belli ki selam gönderiyordu sana kıydıkları topraklara...
hani annen ne güzel söyledi ya çocuk;
ali ismailim yaşasa tercüman olmak istiyordu, giderken gençlerin özgürlük isyanına tercüman oldu diye..
sen bizim diyemediklerimizsin ali ismail...
sen bizim yüreğimizsin...
bu yürek artık hiç susmaz be çocuk...
sen rahat uyu orada... sözümüz var sana.. 
davan dosya değil, içimizde yaradır.. kapanmaz.. 
ali ismail korkmaz.. fenerbahçe yıkılmaz... 

19 Ocak 2014 Pazar

deniz...


Senin hakkında hiç bi şey bilmiyoduk birader.
Mustafa hakkında her şeyi seyredene kadar.
Bence neysen onu oynuyosun. Donuk adamsın. Köşelisin.
Keskin konuşuyosun Allah için. Özün sözün aynı istikamette.
Sonra bi akşam televizyonda gördüm.
Yanlış anlama o zamanlar dizi seyretmezdim ben.
Bi perihan abla.. bi süper baba.. bi de ikinci bahar...
Senin yüzünden Aliyeye de baktık iyi mi?
Yine serindin.. Yine karışık...
Ama bir o kadar da sağlam... kocaman yürekli.. mert yani...
Şu osmanlı mirasçısı aile vardı misal... Şofördün galiba..
Halıcı kızı kaçırdığınız dizi sonra...
Olgun Şimşek ne söyledi be abi:
Üflediler söndüm, karanlıkta gördüm,
hiç bilmezdim ama derindeymiş pek derdim.
Derindeymiş derdin sahiden. Ama gördük biliyo musun?
Gözünde gördük. Bulutların arkasından bakıyodun hep.
Pek sevdik seni biz be kardeşim...
Kaybedenler kulubüyüz biz...
Bizi yendiler hep, gücümüz yetmedi egemenlere.
Sokak ortasında öldürdüler, dövdüler, alıp kaybettiler.
Kaybettik biz, ağlamalara bahaneler aradık.
Hayat hiç dizilerdeki gibi olmadı bize.
Ama bunca acıya rağmen tek bi şeyi hiç kaybetmedik usta.
Umut.
En karanlık günlerden geçerken ışığı umut ettik hep.
Bulutların arasında güneşi aradık..
En büyük hüzünlerin içinden tebessüm çıkarmak bizim işimiz.
Yoksa onca gazın topun suyun arasında nasıl gülerdik.
Nasıl dururduk omuz omuza istiklalin ara sokaklarında yanyana.
Yoksa 3-0lar 4-3lere döner miydi Nejat?
Bak o çubukluyu giymek öyle laf olsun diye yapılmaz biliyo musun kardeşim?
Lefterin izi var o armada...
Hani illa ki onu oynayacağım dediğin Lefterin.
Sen de tıpkı son efsanemiz gibi,
Kocaman umutlarımızın sahibisin...
Sen eylem adamısın Necat...
Bak bi c ile yazıyorum bi j ile.. karışık adamsın...
Sen sokak adamısın Nejat, direniş adamısın...
Sen tribün adamısın kardeşim..
Son düdük çalana kadar umudunu bir gram yitirmeyenlerdensin...
Haftaya lig başlıyor Nejat...
Söyleyecek iki çift lafımız var egemenlere...
Kalk artık oradan kardeşim...
Kalk gel...
Ben hiç dizi sevmem biliyor musun kardeşim...
Ama aliyenin doktor denizini severim...
ismi güzel bi kere...
En uzun koşuysa devrim... en güzel yüz metresini koşan adamın ismi...
Ha bi de...
Sen bu illeti de yenersin kardeşim..
Çünkü sen..











14 Ocak 2014 Salı

leftere...


Biz küçükken formaların arkasında isim yazmazdı. Numara vardı sadece.
Sonra numaranın üzerine isim geldi, sonra da o ismin yerine firma reklamı.
Şu hayattaki en büyük, en bitmez platonik sevdanın tam da ense kökünde bir şirketin ismi yazıyor. Öylesine işlemiş endüstri iliklerimize.
Oysa bizim kalbimizde hep o triko çubuklu forma var.
Arkasında önünde sağında solunda ne bir marka ismi ne futbolcu.
Sadece arma. Bahçedeki Fener, o caanım palamut.
İşte o en sevdiğimiz formanın arkasını herkes boş bırakıyor, kendi ismini de yazan yok. Çünkü o formaların hepsinde görünmeyen ama hep hissedilen bir isim var. Tribünlerin binlerce kere bağırdığı bir isim. Defterlere sığmayan, kalemler bitiren bir isim. Büyükada’nın büyük adamı: Lefter. 
Hani nice zaferlere koştuğumuz Papazın Çayırı’nda bize en güzel hüznü yaşatan o güzel adam. Hani bir kış sabahı birbirimize omuz vererek, gözyaşlarımızı içimize akıttığımız o gün veda ettiğimiz adam. Giderayak yazdığı üç satır mektubu aklımıza mıh gibi çakan kocaman yürekli efsane. 
Hani pek çoğumuzun attığı tel golü, yaptığı tek hareketi, attığı tek pası görmeden bağlandığı küçük adam. Hani en düz kelimelerle yazıan futbol hikayelerine ordinaryüs gibi ağır bir kelime kattıran o deha. Hani kafa kağıtlarında yazan hanelerin onca önemsendiği ülkede etniklerin dinlerin üzerine çıkan bir değer. 
Ne şanlı adam o adam. Çubuklu formaların tam kalbindeki armaların hepsinde o var. Kadıköy’ü aydınlatan fenerin ışığında o. Ne güzel adam o. Nefretin toplu taşıma araçlarında durak durak gezdiği, iliklerimize işlediği şu günlerde adı anıldığı an her renge her formaya tebessüm ettiren adam. 
Gözün arkada kalmasın baba. Bilesin ki; hep sahip çıktık biz çubukluya. Gün geldi adliye önlerinde dondurucu soğuklarda ısıttı bizi, gün geldi Taksim'in orta yerinde direnirken sardı sarmaladı. 
Sen bizi dert etme oralarda. Serkan abiye, Selçuk abiye iyi bak. Burak Yıldırım’ı, Ali İsmail Korkmaz’ı sar sarmala. Fatma abla’ya selam et. Bak yine seni anlatmaya yetmedi kalem, bak yine seninle doldu binlerce defter, bil ki çubuklu var oldukça sen de sonsuza kadar başımızın üstündesin Lefter...

29 Aralık 2013 Pazar

Yıkılmaz...


Tırnaklarımı yedim radyo başında, televizyonun karşısında göğsümü yumrukladım.
Kimi zaman pencereyi açıp avaz avaz bağırdım sokağa.
Nice kentin sokaklarında sesim var benim.
Nice stada iz bırakmışım bunca sene...
Büyük mutluluklarım oldu, Abidin resmedemez.
Öyle acılar çektim ki; Nazım tarif edemez.
Tam işte bu kez oldu, derken, kaybettim son dakikada.
Herkes bitti zannederken küllerimden doğdum.
Bir üst geçitte bıçakladılar beni...
Sokak ortasında sopalarla dövdüler acımadan.
19 yaşındaydım daha... 19...
Kocaman umutlarım vardı...
Dünyalar kadar büyük düşlerim...
Çaldılar benden...
Ben Fenerbahçeliyim arkadaşım...
Benim umudum bitmez
Ben Fenerbahçeliyim arkadaşım...
Benim sesim kısılmaz...
Ben Fenerbahçeliyim arkadaşım...
İsyan benim karakterim...
Ben Fenerbahçeliyim arkadaşım...
Herkes gider ben kalırım...
Selçuk Yulayım ben...
Bedenim gitse bu dünyadan,
Ruhum sonsuza kadar Bordo deparı atar...
Serkan Acarım ben...
Kaşım gözüm çamura bulansın da,
Armaya leke gelmesin aman...
Mümtaz Amcayım ben...
Bu can bu bedende durdukça sevdamın peşindeyim...
Ben gidersem aranızdan İhsan size emanetim...
Fatma ablayım ben...
Son nefesime kadar Fenerbahçe...
Minik Efeyim... Necati Amca... Lefter...
Bak beyim... Sana iki çift lafım var...
Koskoca adamsın... Ülke senin...
Ama sakın Fenerbahçeme dokunma...
Bil ki ne küme düşmekten korkarız, ne sizin bir gram merhametinize muhtacız...
caneriyle topalıyla emenikesiyle sowuyla... dimdik ayaktayız...
Ve her gün daha güçlü bir sesle haykırıyoruz...
baskıyla zulümle yılmayız...
bundan sonra çubuklu durmaz...
Ali ismail korkmaz...
Fenerbahçe tribünü susmaz...






11 Temmuz 2013 Perşembe

acının resmi...



29 yıllık arkadaşımın babasını uğurladık geçen hafta.
Ne zor iştir taziye, iki cümle çıkmaz ağzından.
Ne zor iştir acının üzerine laf söylemek.
Zorla şu sözler dökülür ağzından.
"Allah sıralı ölüm versin"
Her ölüm erken, her ölüm zamansız. Her giden bir boşluk.
Ama sıralısını versin işte.
Babası ölenler de kör olur elbette, anası giden kaç yaşında olursa olsun yetim..
Anam da hep öyle der. Allah sıralı ölüm versin.
11 yaşında çıktım ben evden. Önce yatılı, sonra gurbetçi.
Sadece tatillerde görürüm anamı.. Öyle dalar gider yüzüme.. Uzuun uzun..
11 yaşındaki gibi. Gurbete yolladığı ilk gün gibi.
Ana işte.. Gezi parkına gelmişleri ya hani akın akın.
Nasıl da güvende hissetmişti herkes kendini. Öyle.
Ya babam. Ana gibi göstermez de o sevgisini de, hasretini de.
Özlerse içine ağlar. Fotoğrafınla konuşur sonra, dertleşir.
Televizyonun üstünde, yatak odasında aynada, buzdolabında.. Her yerde.
Öyle bir fotoğraf düştü işte bugün yüreğime...
Titreyen elleriyle bir fotoğrafı seven, dünyanın acısı omzuna çökmüş bir adam.
Tatilden dönmeyecek bir çocuğun fotoğrafı.
Yeri dolmayacak bir evladın.
Bir baba ağlıyorsa eğer, bilin ki, acının tarifi yoktur.
Bir baba ağlıyorsa eğer, bilin ki, gözündeki yaştan çok, içine kan akıyordur.
Bir baba ağlıyorsa eğer, bilin ki, Allah ölümün sıralısını vermemiştir.
O koca yüreği anca evlat acısı yıkar çünkü.
Yıllarca evladına siper ettiği o eller, sadece onun acısında titrer.
Fotoğrafına dokunmaya bile kıyamaz.
Öyle usul.. Öyle kibar sever...
Bir baba ağlıyorsa eğer, bilin ki, Ali İsmail artık geri gelmez.
Biz konuşmaya yazmaya devam ederiz.
Anayasanın 34. maddesini, kim halk, kim millet kavgasını.
Ama siz de Kabataşta..... diye başlayan cümleler kurarız.
Ara sokaklardan dayak fotoğrafıyla yanıtlar bir diğerimiz...
Mobese görüntülerinden katilleri ararız...
30 gündür nasıl uyuduğunu anlamadığımız, yüreği çürümüş sopalı katilleri?
Siyasi konuşmalar dinleriz.
Ahkam keseriz birbirimize...
Haklı çıkmayaçalışırız tartışmalarda...
O sırada 30 gün hastane önünde hiç çıkarmadığı kırmızı monta sarılıp ağlar bir anne...
Ve elleri televizyonun üstündeki fotoğrafa uzanır...
Kulağında televizyondan gelen belli belirsiz ses......
"Son olaylardan sonra hızla yükselen dolar....."
Bir başka fotoğraf düşer sonra aklımıza...
Çayan'ın fotoğrafı... ablasının annesinin elleri...
çünkü artık onlardan geriye kalan bu fotoğraflardır..
karşılaşsak ne anlatırız ismailin babasına?
işte bunlar heeep lobi diyebilir miyiz?
"siz fotoğrafına dokunamadınız ama sopalı eller onu sizden aldı" mı deriz?
acının resmini yaptık biz hep berabed abidin.
ustaya da söyle baksın bize...
bir ağaç hür olsun diye çıktık sokağa, bir orman gibi kardeşçe..
fidanlarımıza kıydılar...
Ben Alpaslan Akkuş.. 39 yaşındayım... ve suçluyum...
ömrümde hiç bir siyasi partiyi tutmadım...
iktidarda kim olduğu umrumda değil.. yasa bilmem.. vicdan bilirim...
ve o fotoğraftan ben de sorumluyum... daha fazla sözüm yok...
çünkü bir baba ağlıyorsa eğer, bilin ki geriye sadece fotoğraf kalmştır.
bir baba ağlıyorsa eğer, bilin ki, o ülke sözün bittiği yerdedir...

26 Haziran 2013 Çarşamba

çubuklu...


Radyo başında kadıköyden gol haberi bekleyerek büyüyen nesildenim...
Kente Fenerbahçe gelecek diye yola dökülenlerden...
Rıdvanı Aykutu görebilmek için otel önünde sabahlayanlardan...
Stat önünde sabahlayanlara imrenerek...
Kapalıyı bizimkiler kapmış diye uzaktan böbürlenenlerden...
Şeref tribününe hiç bakmadım bir ömür...
Gözüm hep çıkış tünelinde...
Top toplayıcı çocuk el etsin...
Yıkılsın Ankaranın kale arkası... Konfeti yağsın Oğuzun saçlarına...
Hele Schumacher bi el sallasın... Babam... koca adam... ağlasın...
Gebze'den trene binip, Bostancı'da kalbini zaptedemeyenlerdenim...
Kızıltoprak ara sokağında yürürken adımları istemsizce hızlananlardan...
Hey hat! O ten yok artık...
Bir daha olacak mı bilmem?
Zor günler...
Akşam özetlerinde yenildiğimizi öğrendiğimiz günlerden zor...
Samsun'dan 4 yemek gibi değil... Daha ilk maç Kadıköy'de Aydın bozgunundan beter...
Tarifsiz...
Uzun uzun kafanızı şişirmeyeyim...
Pazar sabahı kabusa uyananlardanım...
caddeye silivriye çağlayana koşanlardanım...
12 Mayısta gaz yiyenlerdenim nefessiz...
Alex için havaalanında gözyaşı dökenlerdenim...
Aykut hocanın gidişiyle ciğeri sönenlerden...
Herkes bi taraf seçerken, iki evladına birden ağlayanlardanım...
Bir oğlu kışlada diğeri dağda kalan analar gibi...
Çaresiz...
Kızgınım bugün...
Herkese hak verebilenlerdenim yine de...
Vallahi komplo be abi cümleleri geçiyor aklımdan...
3 temmuzdan bugüne.. her günüyle her aşamasıyla...
Ama biz ne yaptık kardeşim diye soranlardanım...
Adam isviçreye büro kurarken senin davanı takip için,
sen niye oturup taraftarla uğraştın diyenlerdenim...
Tribünden önce hesaplaşacak kimse yok muydu sorusu kafamda...
Mehmet Ağar niye Lefter'den bir adım önde diye tırnağını yiyenlerden...
Tribüne kızanlardanım...
Bir başkan gitsin diye bunca zaman formaya sırt çevrilir mi, diye...
Araftayım yani... hiç çıkamadığım yerde...
2 yıldır yönetimin herşeyi anlatmasını bekleyenlerdenim...
11 temmuzda çekin şu takımı ligden diyenlerden...
Şimdi ne desem boş... Kim ne dese boş...
Komploysa karşısında dikileceksin...
Çağlayanda tomanın karşısına dikilenler gibi...
Yok değilse... veda edeceksin...
Bir kuruşun hesabını yapmadan sessizce giden kocaman adam gibi...
Oyunsa bozacaksın... oyunda yandıysan çıkacaksın...
Tek tek sıralayacaksın kim ne yaptıysa, sen ne yaptıysan...
Bana değil usta yanlış anlama... ben kimim... hiç
Leftere anlatacaksın... basriye... Ayetullah beye...
İki yıl değil 10 yıl avrupaya gitmesen...
hiç kupa almasan, küme düşsen gam değil...
Ama çubuklu emanete gölge düştüyse... güneşin önünü açacaksın...
Ben mi?
Radyo başında büyüyenlerdenim...
Hep gol haberi almadım ki kadıköyden...
Varsın başkası atsın...
Kapatırım radyoyu... yakarım cigaramı... ufka bakarım...
Belki sabaha kadar uyuyamam...
Ama o formayı üstümden çıkarmam...
triko çubuklu formamı...
severim....
gezi için taksime gittiğimde de öyle yaptım biliyor musun?
gazı suyu yedim... öylece durdum...
silahım yok çünkü sevdamdan başka...
severim ben...
iyi günde kötü günde... bıkmadan usanmadan...
ne yönetim bilirim, ne tribünde bir grup...
çubukluyu tanırım... onu severim...
aykut gittiyse kocaman sevdası yadigardır...
Ben giderim.. sen gidersin.. o gider... Herkes gider...
Fenerbahçe sevdası baki kalır...  






13 Haziran 2013 Perşembe

39 yıl ve 5 ağaç...


Herkes biliyo abi işte; Picasso 10 dadikalık resmin ücretini çok bulan arkadaşa;
30 yıl ve 10 dakika demiş...
Böyledir insan hayatı, yaşanmışlıkların tamamıdır, birikimidir.
Bir cümle değildir ilişkileri bitiren,
Bilmem kaç mesele ve bir cümledir...
Birden parlayan isyan değildir devrim,
Kimbilir kaç yitik can, kimbilir kaç yıllık mücadeledir...
Benim için 39 yıl ve 5 ağaçtır gezi parkı,
İki haftadır orada yatan çocuk için 18 yıl ve 5 ağaç...
İki haftadır sokaklarda Türkiye.
Gaz bombaları, gözaltılar, yiten canlar, yaralılar...
Her kafadan bi ses çıktı.. Muhtemelen yüzlerce toplantı oldu hem parkta hem hükümet binalarında...
Oysa bütün o sokağa çıkanların mesajı tek cümleydi: Bizi dinleyin arkadaşım, lütfen bize kulak verin.
Bir ruh oluşturdular gezi parkında... Sağcısı, solcusu, ateisti, kürdü, ev hanımı, haylazı, enteli.
En nihayetinde bir adım attı hükümet. Referandum yapalım, dedi.
Halka soralım madem.
İlk bakışta gayet demokratik. Madem sokağa dökülen halk, öyleyse son sözü halk söylesin.
Oysa sadece Gezi parkı için koşmamıştı ki evinden onca insan.
Bilmem kaç yıl ve 5 ağaçtı işte.
Fırtına vadisine nefesi yetmeyenler vardı sokakta.
Hes'lere direnen şalvarlı teyzeye sadece ekran karşısında gözyaşı dökebilenler.
Bilmem kaç yıldır her sabah her akşam uğradığı Beşiktaş iskelesi ellerinin arasından kayarken,
sadece ama nasıl ya,, yok olmaz diyebilenler.
Şimdi yine sandık gelecek önlerine.
Acaba neler konuşulacak referanduma giden yolda.
Bunlaaarr camiye ayakkabıyla girip içki içtileer, denecek mi meydanlarda?
Bunlaaar polise saldırdılar, türbana saldırdılar, sesleri dolduracak mı alanları?
İktidarın her türlü imkanı kullanılacak mı ikna sürecinde?
Gezi Parkını savunanlar ne yapabilecek?
Herhangi bir siyasi parti temsil etmiyor ki onları?
Nasıl duyuracaklar seslerini?
Kimi alacaklar karşılarına?
Topçu kışlası yapılsın diyen de olacak elbet eğer mesele halksa.
Ama Gezinin çocukları halkın karşısında değil ki, yanında, içiçe.
Kimseyi yenmeye çalışmadılar ki bunca gün!
Tek cümleleri vardı, "Ağaçlara kıymayın efendiler"
Kıymayın sahiden... Vadilere de kıymayın, Karadeniz'e kıymayın...
Hani dedik ya; bilmem kaç yıl ve 5 ağaç diye...
Elbette iktidarın da tabanı var, hem de sağlam bi taban.
Sırf iktidar gücünü yitirmesin, diye evet diyecek olan var çokça.
Gezi parkını ergenekona, balyoza benzeten adamları okuyacaklar günlerce.
Kimi sadece, bunlar solcu be, diyip park yıkılsın isteyecek belki.
Ama halk işte be kardeşim.
Karşı çıksan gezi parkının ruhunu reddedersin.
Referanduma gidilirse elbet saygı duyacaksın kararına.
Ama mesele zaten sayın az bile olsa, sesine saygı duyulması değil miydi?
Misal iktidarın oyu yüzde 80 olsa, yüzde yirmiyi kimse dinlemeyecek miydi?
Neden camide içmeyiz biz diyebilmek için, dindarlığımızı kanıtlamak zorundayız?
niye ağaç kesmeyin demek için gezi parkının yerini bilmeliyiz?
Neden türbana da saygımız olduğunu antikapitalist müslümanların varlığıyla kanıtlayabiliyoruz?
Neden her itirazımızda arkamızda amerika israil aranıyor?
Bir kere de sayımız az olduğu halde dinlensek olmaz mı?
Bir kez olsun ağaçlar kazansa ne olur?
Ak Parti tabanı illla kışla izteriz diyor mudur sahiden?
Gelin kıymayalım bu parka efendiler...
Gelin bir ruh kazanalım uğruna canlar verdiğimiz bu günlerden.
Gelin öğrencinin eteğini çekiştiren müdüre de, türbanlıyı taciz eden tahammülsüze de birlikte kızalım.
Gelin yüzde elliyi referandumla ayıracağımıza, birleştirmesek bile birbirlerini dinlemelerini sağlayalım..
Gelin düne kadar gölgesinde barındığımız ağaç bize meyveler versin.
Yok siyasi hesaplar, köşke giden yollarsa derdiniz,
hiç bizi alet etmeyin.
Ağaçları kesmeyin efendiler... Geziye gelin... sizi orada fidanlar ağırlasın....

11 Haziran 2013 Salı

benim gezim...

Tek kanal günlerinin en güzel akşamıydı Cumartesi.
Kışın somyada battaniye kuruyemiş. Yazın dondurma.
İlla ki Türk filmi...
En çok Hababamı severdim. Belki de o yüzden yatılı okudum...
Zeki Metin'e çok gülerdim.
Şampiyon'da çok ağladım mesela.
Babam ışığı kapatırdı gözyaşları görünmesin diye.
Sivrisinek girmesin, diyip kandırırdı bizi.
Neşeli Günler, Aile Şerefi, Bizim Aile.
Karıncayı incitmeyen, ben Yaşar usta, çeker vururum seni, ve dönüp arkama bile bakmam.
Eyvallah...
Her sabah, sakın kavga etme haaa, uyarılarıyla çıkardım evden.
Akşam haberlerinde kavga dövüş.
Polisleri tutardık biz. Babam ahlak zabıtasıydı çünkü.
Anarşistlere çok kızardı annem. İşi gücü yok mu, bunların derdi.
Ne dertleri var evine ekmek götürenlerle?
Yatılı okula gittim. Çok dövdüler beni.
Hiç tanımadığım abiler.
Biraz büyüyünce ben de dövecek oldum.
Aklıma hep Yaşar Usta geldi. Karıncayı incitmeyen Yaşar Usta.
İlk eyleme gittiğimde Uğur Mumcu için yürüyorduk.
İyi bi yazarmış öyle dediler... Tanımıyordum.
Anarşistler herhalde dedim. Annem kızmakta haklıymış.
Üniversiteyi kazanamadım ilk sene. Ankadayken bi akşam belgesel izledik annemle.
Daha 18ine basmadan hapse atılan Manisalı çocuklar.
Cezaevi aracının tel camına eli uzandı bir annenin.
Durun, dedi, götürmeyin, dedi. O daha çok küçük diyebildi en son. O daha çok küçük.
Annem ağladı...
Babam emekli oldu sonra.
Bi yere güvenlik işine girdi. Maaşlarını ödemedi patron. Otelin önüne çıktılar. Polis geldi.
Annem ağladı...
Üniversitede çok eyleme gittim ben.
hepsinde çok korkuyordum. Yalan yok.
Annesi olaylara karışma diyen küçük çocuk.
Darbe günlerinin kayıp kuşağı.
Aman haa komşular duyarsa. Anarşik mi oldu sizin oğlan?
Gençlik işte... Duramadık...
Yök eyleminde sağlam sopa yedim.
Türbana özgürlük dedik bizim Nuraydınla.
Solcuyduk oysa. Olsun. Özgürlük olsun.
Kameraların görmeyeceği yerde bağırdım hep.
Annem görmesin, ağlamasın diye.
Polisten korkmadım annemi üzmekten korktuğum kadar.
Sonrası iş güç habercilik.
Darbe döneminin korkak çocuğu.
Sonra bi şey oldu...
Çocukluğunda korkutulmayanlar indi sokağa...
Manisalı çocuklarla yaşıt... Daha çok küçük...
Ve onlardan cesaret alan abileri... Kayıp kuşak...
Karıncayı incitmeyen Yaşar Ustalar...
Karıncalar incinmesin diye...
Eriğe elmaya dalarak büyüyen nesil siper oldu ağaçlara ilk kez...
İlk kez yeter dediler belki de bunca gür...
Yerin derinliklerinden geldiler, ellerinde susmak bilmeyen bir yeraltı güneşiyle...
Madenci değillerdi ama toprağa gömülüydüler sanki yıllardır...
Polisler Hulusi Kentmen değildi...
Dumana boğuldu sokaklar hababamın tuvaleti gibi...
Otobüsle duvar arasındaki karanlıkta nice canlar yandı...
Hababam sokağı terketmedi...
Gözleri çakmak çakmak çocuklar cesaret verdi onlara...
Ağaçları ev yaptılar sonra...
Fabrikatörün evden attığı Adile Naşit gibi...
Çorba kaynattılar dibinde... Dev perdede "Neşeli günler"
Bak müzik herkesin kulağında...
Dın dın dın dırııı dın dın dın dırııı... dındırıdındındın dırı dırı dın dırı rırırı dırı dırı rın
Dışarda kelli felli abiler konuştu...
Siyasi olarak ne anlama geliyordu? Acaba kim kime mesaj veriyordu?
Alkol yasasının payı neydi? Acaba dış mihrak neredeydi?
Eylemler nerede başlayıp nerede bitmeliydi?
Acaba köşk yarışı nasıl etkilenirdi?
Sonra Ankarada başvekil için doldu sokaklar...
Anarşistlere geçit verilmemeliydi...
Bizim polisimiz iyiydi... Evine ekmek götürenden ne istenirdi?
Bir battaniyenin altında film izleyerek büyüdüm ben...
Mahalledeki arsada çubuklu formamla top oynadım...
Ben Aykut olurdum, kimi Ziya, kimi Tanju...
Siyasetten anlamam...
Hayattan anlarım...
Küçükken çok kapıştım yukarı mahalleyle...
O mahalleye taşınana kadar...
Mahallelelerin yalan olduğunu gördüm ben gezide...
Polisin anarşistlerin yalan...
İnsanı gördüm... Somyanın üstünde... Gündüz dondurma gece battaniye çekirdek
24 saat sevgi, sınırsız emek...
Ben küçükken hep Yaşar ustayı tuttum... Dayak da yese evden de atılsa Yaşar Ustayı...
Ve bilirim ki havaalanı yolundakiler de kuğulu parktakiler de yaşar ustayı tuttu hep...
Çünkü fabrikatör ne yaparsa yapsın hayat hep yaşar ustadan yanadır...
Aslında sonunda sevgi kazanır... aslında tüm emekçiler yaşar ustadır...