televizyonlar yıllardır böyledir... olay patlar uzmanlar ekrana dolar...
ekonimistler, emekli paşalar, strateji uzmanları, gazeteciler, falan filan...
herkes iyi bildiği ( en azından içinde olduğu ) alanda ahkam keser...
son 5 haftada bu kural değişti, hayatında top görmeyenler futbol programlarına koştu...
tek maç izlememişler, terimlerden habersizler ama infazda raipsizler...
artık bütün maçları izlerim diyen bile var...
e madem herkes bu kadar meraklı,, yeni başlayanlar için bi rehber hazırlamak lazım dii mi ? buyrun :
FUTBOL : ayak topu anlamına gelir, ancak el dışında vücudun tüm uzuvlarıyla oynanabilir ( kaleci onu da kullanabilir )
filmde söylendiği gibi, gerçekten fene halde hayata benzer...
kazanmak için takım olmanız gerekir mesela...
ne kadar geniş alanda oynarsanız o kadar yorulursunuz...
arkadaşınızın arkasını kollamanız gerekir, ve arkanızı kollayacak arkadaşlar...
top ne kadar çok rakip alanda ve haliyle sizin ayağınızda kalırsa gol yeme şansınız o kadar azalır...
ama bu yemeyeceğiniz anlamına gelmez...
oyununuz ne kadar göze hoş gelirse gelsin sonuç almak için gol atmanız gerekir...
zafer uzun bir yoldan geçer, sahadakiler kadar kulubedeki adamlarınızın da iyi olması gerekir...
FUTBOLCU : Oyunun birinci öncelikli unsuru.. o olmadan futbol olmaz...
KALECİ : Saha içindeki yalnız adam.. asla arkadaşlarına arkasını dönmez.. Günah keçisi...
OFSAYT : forvet oyuncusuyla kale çizgisi arasında en az iki savunma oyuncusu (kaleci de olabilir) bulunması gerekir... Bu kuralı ihlal ederseniz attığınız gol geçersiz sayılır... Yani golü futbol oyun kuralları içinde atanız gerekir...
PENALTI : ceza sahasında yapılan kural dışı hareketlere (faul, elle oynama vs. ) verilen cezadır...
FAUL : oyun kuralları içinde izin verilen sertliğin dışına çıkılması durumudur.. Nizami olmayan bir hareket yaptığınız anlamına gelir...
TAÇ : Top çizgilerle sınırlı futbol oyun sahasının dışına çıktığında yapılan atıştır ( kenar çizgilerden )
GOL : futbolun meyvesi, taraftarın eğlencesi.. zafer anı.. kimine göre amaç kimine göre araç.. Topun uyun kuralları içerisinde üç kale direği arasından geçmesi durumudur.. Bunu en çok başaranı takım maçı kazanır...
TEKNİK DİREKTÖR : Futbolcuların nasıl bir düzen ve taktikle oynayacağına karar veren futbol adamı..
BAŞKAN VE YÖNETİCİLER : futbol kulübünün herşeyinden sorumlu insanlar. O takımda kimler oynayacak, hangi paraya transfer edilecek, takım nerede kalacak ? sezona nasıl hazırlanacak ? liste uzun... patron yani...
TARAFTAR : futbolun oynanma amacı.. hedef kitle.. temaşa sanatının jüri üyeleri... didaktik tabirle böyle.. ama aslında... bir takıma gönülden bağlanıp, karşılık beklemeden, kazanılan ya da kaybedilenlere bakmaksızın bir sevdanın peşinden giden insan topluluğu.. Hislerine rasyonel değerlendirme yapılamayan, sevgisini kendi bile ifade edemeyen garip kitle..
TRİBÜN : Taraftar denen canlı türünün toplandığı ve maç izlediği alan.. Binlerce kişiden oluşan apayrı bir canlı organizma...
Liste uzaaar gider, 4-4-2, 3-5-2 gibi dizilişler, katanaçyodan bugüne sistemler, oyun planları, hocaların taktikleri, futbolcuların karakterine uygun oyun yapıları, psikolojik unsurlar, içerdeki ve deplasmandaki maçların farkı, tribün grupları, takım için hizipleşmeler, kolej ruhu, maradona, messi bilirsin de tardelli, basri dirimlili.. metin oktayı duymuşssundur, lefteri, hagiyi baba hakkıyı alex'i.. bi de şey var.. eee.. siz çocukken sizin yapmaya çalıştığınızı yapan sarı ismail abiniz...
Ama sizin aklınızda tek kelime var : şike.. tabi bir de örgüt, vesaire gibi yan unsurları.. Çünkü amacınıza giden yol oradan geçiyor.. Oysa bir maçın kazanılabilmesi için yukardakilerin hepsinin biraraya gelmesi, üzerine sayfalara sığmayacak yüzlerce dinamik eklenmesi...
fena halde hayata benzer futbol, evet.. ve hayat da fena halde ona...
kurallara uygun hareket etmek gerekir saha içerisinde...
sahada görevi olmayanın yeşil alana girmemesi şarttır mesela...
hakemin adaletli olması, kuralları yazıldığı gibi uygulaması...
futbolculara bu kurallara göre davranılması gerekir...
sen kuralı doğru uygulamazsan herkes birbirine ceza keser...
sen sahaya kuralsızca girersen başkaları da girer...
hani demokrasilerde herşey halk için, millet iradesi içindir ya,,,
futbolun milleti de taraftardır işte...
onun vicdanında adil olmayan hiç bir kuralı uygulayamazsın...
sahasını kapatırsın, dışarı atarsın, ama susturamazsın...
en büyük taraftar grubunu baskı altına alırsın, en büyük internet sitesini yanına çekersin...
ama tezahüratı engelleyemezsin...
maratonun köşesini kale arkasındaki büyük grubu susturursun da,
eski açğın altında minderiyle maç izleyen emekliyi hesaba katmazsın...
yeni başlayan biri için bu kadar bilgi yeter.. fazlası kafa karıştırır...
ama futbol zor oyundur abiler, bilesiniz...
bugün güneşli havada izlemeye niyetlenirsin de,
yarın karda kışta aynı gücü bulamayabilirsin...
futbol zor oyundur abiler, bilesiniz...
tuttuğun takım liderken mutlu olursun da,
allara düşünce de sevmeyi direnmeyi öğnermelisiniz...
futbol zor oyundur abiler, bilesiniz...
masadan sandalyeden kolay görünür de,
bi maçın tamamını çıkarabilmek için güçlü nefes ferekir,, çok güçlü..
ve futbol abiler...
aslında iki devreli oynanır...
ilk yarıyı önde bitirdin diye gevşersen,,,
ikinci yarı perişan olursun...
önümüzdeki maçlara bakacak halin kalmaz...
siz hergün televizyonda oynuyorsunuz da,
gerçeği 9 eylül'de başlıyor...
nefesi yeten herkesi bekleriz...
7 Ağustos 2011 Pazar
2 Ağustos 2011 Salı
çocuk...
bu satırların yazarı bir babadır...
ellerinizden öper 18 aylık bir dünya güzelinin babası...
o yüzden sokakta gözü hep çocuklardadır...
bebek arabalarının geçiş yoluna park edenlere söver...
hamile ve çocuklu kadınlara yer vermeyenlerle kavga eder...
hele biri ağlasın hiç dayanamaz... gözleri nemlenir...
üstüne titrer kendi evladının...
ateşi çıksa, yanar, biraz üşüse, donar...
her ana babanın kendi gibi olduğunu bilir...
bu satırların yazarı çocuklara aşıktır...
hiç yılmamalarına, hep yeniden denemelerine.. pes etmemelerine..
isyanlarına, inatlarına, dediğim dedik hallerine...
bu satırların yazarının gözü bugünlerde hep çocuklardadır...
ve o çocukların üzerindeki formalarda tişörtlerde...
çünkü bugünlerde o formayı en çok giyen o koca yürekli çocuklardır...
abileri ablaları amcaları teyzeleri birer birer çıkarırken çubukluları...
ilk isyan ateşinin ardından la coste yakalara dönerken 5'i bi yerdeler...
çocukların üzerinden hiç eksilmez o formalar...
kimi bu yılın formasını geçirmiş üstüne, mavi beyaz çizgili..
kiminde yanar döner kaleci kazağı...
kimi darağacında olsak bile....... yazan bir tişört...
Allah son sözlerini bize göstermesin...
kimi üzerinde Telsim yazan babadan kalma solgun...
kimi inadna geçen yılın çubuklusu...
bu satırların yazarı meraklıdır...
dinler çocukların kendi aralarındaki konuşmaları...
-oğlum hala mı şikecilerin forması üzerinde lan ?
-düzgün konuş, o formayı bana dedem aldı...
-deden söylemedi mi sana olanları
-dedem öldü benim... söz verdim ona formayı hiç çıkarmayacağıma...
bu satırların yazarı duygusaldır... dalar gider bazen formalı çocuklara...
-noldu apo amca, neden bakıyosun ?
-oğlum deniz ne kadar büyümüşsün lan, geçen yaz göbeğime geliyodu boyun.
-formadandır amca...
bu satırların yazarı sulu gözlüdür...
aykut hocasının minik kız çocuğuyla fotoğrafına hiç dayanamaz...
resimdeki güzelliği bulunuz diye sorsalar...
ağlar konuşamaz...
bu satırların yazarı gazeticidir aslında...
duygularını kaybedeli yıllar olmuştur belki...
nice şehit haberleri, nice ölümler, nice krizler, savaşlar görmüştür...
ama bi tek çocuklara dayanamaz...
bir de çocuklarına ağlayanlara...
bugünlerde ne çok gözyaşı görmüştür...
ne çok gözyaşı dökmüştür...
başını kaldıracak hali olmamıştır kimi zaman...
ama o çocukların başı hep yukardadır...
masumiyet karinesi bilmez onlar...
onlara göre herkes masumdur çünkü...
şike, siyaset, cemaat, savcı, polis, sızdırma falan filan...
-baba bana yeni formalardan alsana...
düz, samimi, içten...
o çocukların gözlerinde de hüzün var bugünlerde...
buğulu buğulu bakıyorlar...
ama forma hep üzerlerinde...
dikkatli bakın sizde...
daha sekizinde kimi, kimi 15ine girmek üzere...
kimi çakmak çakmak mavi gözlü sarışın...
kimi sümüklü küçük esmer...
kimir bir otobüsün güneş gelen arka köşesinde ter içinde uyuyakalmış...
kimi laf yarıştırıyor koca koca adamlarla...
çünkü onların yüreğindeki Fenerbahçe kirlenmez...
çünkü onlar koşulsuz sever...
çünkü onlar yine yenilse yine dener...
çünkü onlar her sabah uyanmaz, yeniden doğar...
çünkü onlara babadan miras bir sevdadır Fenerbahçe...
34 hafta şeref tribününde, televizyonlu localarda, numaralı koltuklarda oturan amcaları susarken...
babasının yanına sıkışıp turnikeden geçen bu ateş parçaları susmaz...
çünkü onlar çıkarsız karşılıksız tertemiz dümdüz sever...
bu satırların yazarı çok acı gördü hayatında...
sevdiklerini kaybetti...
bazen umutlarını...
ama içindeki çocuğu hiç öldürmedi...
bu satırların yazarı başınızı ağrıttı yine...
şimdi müsaadenizi ister...
çocukları bekler çünkü...
çocukları mı dedi ? hani bir kızı vardı ?
yok yok ötekini zaten öteden beri biliyorsunuz diye söylememiştir...
iki çocuk babasıdır bu satırların yazarı...
biri 18 aylık ela... ellerinizden öper...
öteki ela'nın çubuklu kardeşi...
Fenerbahçe'si...
Sözün özü aşağıdadır...
Bu satırların yazarı için Fenerbahçe budur...
Bir gün çocuklar kadar yürekli olabilirse...
Başka şeyler de söyler belki...
Gönül gözünüz hiç kapanmasın...
Son söz yine hocaya gelsin...
Sen bizim sıcacık gururumuzsun...
ellerinizden öper 18 aylık bir dünya güzelinin babası...
o yüzden sokakta gözü hep çocuklardadır...
bebek arabalarının geçiş yoluna park edenlere söver...
hamile ve çocuklu kadınlara yer vermeyenlerle kavga eder...
hele biri ağlasın hiç dayanamaz... gözleri nemlenir...
üstüne titrer kendi evladının...
ateşi çıksa, yanar, biraz üşüse, donar...
her ana babanın kendi gibi olduğunu bilir...
bu satırların yazarı çocuklara aşıktır...
hiç yılmamalarına, hep yeniden denemelerine.. pes etmemelerine..
isyanlarına, inatlarına, dediğim dedik hallerine...
bu satırların yazarının gözü bugünlerde hep çocuklardadır...
ve o çocukların üzerindeki formalarda tişörtlerde...
çünkü bugünlerde o formayı en çok giyen o koca yürekli çocuklardır...
abileri ablaları amcaları teyzeleri birer birer çıkarırken çubukluları...
ilk isyan ateşinin ardından la coste yakalara dönerken 5'i bi yerdeler...
çocukların üzerinden hiç eksilmez o formalar...
kimi bu yılın formasını geçirmiş üstüne, mavi beyaz çizgili..
kiminde yanar döner kaleci kazağı...
kimi darağacında olsak bile....... yazan bir tişört...
Allah son sözlerini bize göstermesin...
kimi üzerinde Telsim yazan babadan kalma solgun...
kimi inadna geçen yılın çubuklusu...
bu satırların yazarı meraklıdır...
dinler çocukların kendi aralarındaki konuşmaları...
-oğlum hala mı şikecilerin forması üzerinde lan ?
-düzgün konuş, o formayı bana dedem aldı...
-deden söylemedi mi sana olanları
-dedem öldü benim... söz verdim ona formayı hiç çıkarmayacağıma...
bu satırların yazarı duygusaldır... dalar gider bazen formalı çocuklara...
-noldu apo amca, neden bakıyosun ?
-oğlum deniz ne kadar büyümüşsün lan, geçen yaz göbeğime geliyodu boyun.
-formadandır amca...
bu satırların yazarı sulu gözlüdür...
aykut hocasının minik kız çocuğuyla fotoğrafına hiç dayanamaz...
resimdeki güzelliği bulunuz diye sorsalar...
ağlar konuşamaz...
bu satırların yazarı gazeticidir aslında...
duygularını kaybedeli yıllar olmuştur belki...
nice şehit haberleri, nice ölümler, nice krizler, savaşlar görmüştür...
ama bi tek çocuklara dayanamaz...
bir de çocuklarına ağlayanlara...
bugünlerde ne çok gözyaşı görmüştür...
ne çok gözyaşı dökmüştür...
başını kaldıracak hali olmamıştır kimi zaman...
ama o çocukların başı hep yukardadır...
masumiyet karinesi bilmez onlar...
onlara göre herkes masumdur çünkü...
şike, siyaset, cemaat, savcı, polis, sızdırma falan filan...
-baba bana yeni formalardan alsana...
düz, samimi, içten...
o çocukların gözlerinde de hüzün var bugünlerde...
buğulu buğulu bakıyorlar...
ama forma hep üzerlerinde...
dikkatli bakın sizde...
daha sekizinde kimi, kimi 15ine girmek üzere...
kimi çakmak çakmak mavi gözlü sarışın...
kimi sümüklü küçük esmer...
kimir bir otobüsün güneş gelen arka köşesinde ter içinde uyuyakalmış...
kimi laf yarıştırıyor koca koca adamlarla...
çünkü onların yüreğindeki Fenerbahçe kirlenmez...
çünkü onlar koşulsuz sever...
çünkü onlar yine yenilse yine dener...
çünkü onlar her sabah uyanmaz, yeniden doğar...
çünkü onlara babadan miras bir sevdadır Fenerbahçe...
34 hafta şeref tribününde, televizyonlu localarda, numaralı koltuklarda oturan amcaları susarken...
babasının yanına sıkışıp turnikeden geçen bu ateş parçaları susmaz...
çünkü onlar çıkarsız karşılıksız tertemiz dümdüz sever...
bu satırların yazarı çok acı gördü hayatında...
sevdiklerini kaybetti...
bazen umutlarını...
ama içindeki çocuğu hiç öldürmedi...
bu satırların yazarı başınızı ağrıttı yine...
şimdi müsaadenizi ister...
çocukları bekler çünkü...
çocukları mı dedi ? hani bir kızı vardı ?
yok yok ötekini zaten öteden beri biliyorsunuz diye söylememiştir...
iki çocuk babasıdır bu satırların yazarı...
biri 18 aylık ela... ellerinizden öper...
öteki ela'nın çubuklu kardeşi...
Fenerbahçe'si...
Sözün özü aşağıdadır...
Bu satırların yazarı için Fenerbahçe budur...
Bir gün çocuklar kadar yürekli olabilirse...
Başka şeyler de söyler belki...
Gönül gözünüz hiç kapanmasın...
Son söz yine hocaya gelsin...
Sen bizim sıcacık gururumuzsun...
30 Temmuz 2011 Cumartesi
aykut...
çok acayip iddialıydık o sene...
ilk maç çok önemliydi.. rize deplasmanı...
radyonun başına geçtik...
rıdvan.. oğuz.. aykut.. turan.. serdar... tony... müjdat.. nezihi.. ismail... say say bitmez..
kadro nefis ama...
bi türlü gol haberi gelmedi rizeden...
ilk yarı gol atamayınca aman dedik ne oluyor...
ikinci yarı çıktı sahneye... 4 tane birden... 5 - 0 sıfır kazandık...
belki bu yüzden golcülüğüyle sevdik önce.. efsane olacağından habersizdik...
sonraki yıllarda hep attı...
bi ayağını topun üzerinden geçirip diğeriyle attığı çalımı denerken yüz kere yere çakıldık...
nice golcüler geldi takıma...
tanjular, nielsenler, atkinlorlar... falan filan...
rekabette hiç çirkinleşmedi...
herkes konuştu, o hep sustu...
sol ayağını çok sevdik biz...
belki de sol yanını bilmiyorum...
efsane 4-3te perdeyi açışı bugün gibi aklımızda...
en unutamadığımız golünü tezahürat yaptık malum...
hayatını ağlardan kazanan kentin ağlarına gönderdiği o golü...
yıllar yıllar sonra şampiyonluğu getirdi o gol bize...
kendimizden geçtik...
o hengame arasında verdiği insanlık dersini duymadık zafer sarhoşluğuyla...
ama duyan biri vardı...
ayırdı onu bizden...
hak ettiği sevginin yarısını bile göremeden gitti...
hiç affetmedik o kararı alanları, hiç...
istanbulspor tribünlerini doldurduk onun için 30 bin kişi...
sonra bıraktı futbolu sessizce...
bir veda bile edemedik ona...
teknik direktör oldu...
sessizce izledik uzaktan...
hep kazanması için dua ettik...
bizden başka herkesi yensin istedik...
papazın çayırına ne zaman gelse aynı tezahüratı yaptık...
uzaktan sevmek aşkların en güzeli değildi sanki...
yakına gelsin istedik...
almana italyana brezilyalıya emanet ettik de kulübü bi ona mı şans vermeyecektik!
geldi sonra... sahaya inmese de armanın gölgesine girdi ya...
sonra bir müsibet bin güzellik getirdi bize...
anons faciası sevenleri kavuşturdu...
giydi eşofmanı indi sahaya...
ne sahada geri adım attı, ne kameranın karşısında...
kalbinden ne geçiyorsa ekrandan onu duydu herkes...
çalıştı didindi, gecesini gündüzüne kattı...
şampiyonluk için değildi mücadelesi...
iyilik kazansın diyeydi...
türk futbolu için milat olacaktı zaferi...
ekip kurdu, samandırada yaşadı aylarca...
reklam yapmadı, kimse bilmedi çektiklerini...
şikayetlerini kalbine memnuniyetlerini ülkeye anlattı...
gülmüyor dediler, kompleksli dediler, önüne baktı..
günü değil geleceği kurtarıyordu aslında...
kimse anlamasa da o biliyordu...
zafere uzandığında bile rakibini kutladı herkesten önce...
bir kez bıraktı kendini... üç kez salladı yumruğunu...
futbolcularıyla sarmaş dolaş olduğu an bizim için paha biçilemezdi...
sonra deprem oldu...
büyük çok büyük ortadoğu kadar büyük hesapların ortasında kaldı takımı...
herkes sustu, koca koca yöneticiler sustu...
bir onun yüreği el vermedi...
ben bu çocukların emeğine laf söyletmem dedi...
yüreğini değil hayatını koydu bu kez ortaya...
bütün saldırılara direnen gözyaşlarımız onun yüzündeki acıya dayanamadı...
idman görüntülerine bile ağladık, haberi olmadı...
ben sonuna kadar burdayım dedi nefes aldık...
sonra bir dedikodu duyduk...
haksızlığa tepkiydi belki sözleri bilemedik...
inanmadık, hemen unuttuk hatta ama söylemeden edemedik...
aykut hocam...
biz seni gollerin için sevmedik...
aykut hocam...
20 yıldır halı sahada bile o çalımı atmaya çalışıyoruz doğru ama sebep o da değil...
biz sende zeki rızayı gördük...
biz sende basri dirimliliyi yaşadık...
lefter seninle hayat buldu yeniden...
can bartu oldun bize...
sen bu takımın hocası futbolcusu sportif bilmem nesi değilsin...
sen bizim için bahçedeki fenersin...
sen bizim aydınlığımız, ışığımız, yüreğimizsin...
bak gidenler oluyo görüyoruz,
başka gidecekler duyuyoruz...
her gidenle bir eksiğiz evet hocam...
ama sen olmazsan ÇOK eksiğiz...
Biz Fenerbahçe'nin aklanmasını beklemiyoruz...
Biz Fenerbahçenin ak olduğunu zaten biliyoruz...
En büyük delilimiz sizin alınteriniz...
Hadi şu izin günleri bitsin de geç takımın başına...
Bi gülümse ordan bize, dünyalar bizim olsun...
çünkü sen bizim umudumuzsun...
çünkü sen bizim KOCAMAN GURURUMUZSUN...
Apo... kale arkasındaki tellerin arasından bakan küçük esmer çocuk...
ilk maç çok önemliydi.. rize deplasmanı...
radyonun başına geçtik...
rıdvan.. oğuz.. aykut.. turan.. serdar... tony... müjdat.. nezihi.. ismail... say say bitmez..
kadro nefis ama...
bi türlü gol haberi gelmedi rizeden...
ilk yarı gol atamayınca aman dedik ne oluyor...
ikinci yarı çıktı sahneye... 4 tane birden... 5 - 0 sıfır kazandık...
belki bu yüzden golcülüğüyle sevdik önce.. efsane olacağından habersizdik...
sonraki yıllarda hep attı...
bi ayağını topun üzerinden geçirip diğeriyle attığı çalımı denerken yüz kere yere çakıldık...
nice golcüler geldi takıma...
tanjular, nielsenler, atkinlorlar... falan filan...
rekabette hiç çirkinleşmedi...
herkes konuştu, o hep sustu...
sol ayağını çok sevdik biz...
belki de sol yanını bilmiyorum...
efsane 4-3te perdeyi açışı bugün gibi aklımızda...
en unutamadığımız golünü tezahürat yaptık malum...
hayatını ağlardan kazanan kentin ağlarına gönderdiği o golü...
yıllar yıllar sonra şampiyonluğu getirdi o gol bize...
kendimizden geçtik...
o hengame arasında verdiği insanlık dersini duymadık zafer sarhoşluğuyla...
ama duyan biri vardı...
ayırdı onu bizden...
hak ettiği sevginin yarısını bile göremeden gitti...
hiç affetmedik o kararı alanları, hiç...
istanbulspor tribünlerini doldurduk onun için 30 bin kişi...
sonra bıraktı futbolu sessizce...
bir veda bile edemedik ona...
teknik direktör oldu...
sessizce izledik uzaktan...
hep kazanması için dua ettik...
bizden başka herkesi yensin istedik...
papazın çayırına ne zaman gelse aynı tezahüratı yaptık...
uzaktan sevmek aşkların en güzeli değildi sanki...
yakına gelsin istedik...
almana italyana brezilyalıya emanet ettik de kulübü bi ona mı şans vermeyecektik!
geldi sonra... sahaya inmese de armanın gölgesine girdi ya...
sonra bir müsibet bin güzellik getirdi bize...
anons faciası sevenleri kavuşturdu...
giydi eşofmanı indi sahaya...
ne sahada geri adım attı, ne kameranın karşısında...
kalbinden ne geçiyorsa ekrandan onu duydu herkes...
çalıştı didindi, gecesini gündüzüne kattı...
şampiyonluk için değildi mücadelesi...
iyilik kazansın diyeydi...
türk futbolu için milat olacaktı zaferi...
ekip kurdu, samandırada yaşadı aylarca...
reklam yapmadı, kimse bilmedi çektiklerini...
şikayetlerini kalbine memnuniyetlerini ülkeye anlattı...
gülmüyor dediler, kompleksli dediler, önüne baktı..
günü değil geleceği kurtarıyordu aslında...
kimse anlamasa da o biliyordu...
zafere uzandığında bile rakibini kutladı herkesten önce...
bir kez bıraktı kendini... üç kez salladı yumruğunu...
futbolcularıyla sarmaş dolaş olduğu an bizim için paha biçilemezdi...
sonra deprem oldu...
büyük çok büyük ortadoğu kadar büyük hesapların ortasında kaldı takımı...
herkes sustu, koca koca yöneticiler sustu...
bir onun yüreği el vermedi...
ben bu çocukların emeğine laf söyletmem dedi...
yüreğini değil hayatını koydu bu kez ortaya...
bütün saldırılara direnen gözyaşlarımız onun yüzündeki acıya dayanamadı...
idman görüntülerine bile ağladık, haberi olmadı...
ben sonuna kadar burdayım dedi nefes aldık...
sonra bir dedikodu duyduk...
haksızlığa tepkiydi belki sözleri bilemedik...
inanmadık, hemen unuttuk hatta ama söylemeden edemedik...
aykut hocam...
biz seni gollerin için sevmedik...
aykut hocam...
20 yıldır halı sahada bile o çalımı atmaya çalışıyoruz doğru ama sebep o da değil...
biz sende zeki rızayı gördük...
biz sende basri dirimliliyi yaşadık...
lefter seninle hayat buldu yeniden...
can bartu oldun bize...
sen bu takımın hocası futbolcusu sportif bilmem nesi değilsin...
sen bizim için bahçedeki fenersin...
sen bizim aydınlığımız, ışığımız, yüreğimizsin...
bak gidenler oluyo görüyoruz,
başka gidecekler duyuyoruz...
her gidenle bir eksiğiz evet hocam...
ama sen olmazsan ÇOK eksiğiz...
Biz Fenerbahçe'nin aklanmasını beklemiyoruz...
Biz Fenerbahçenin ak olduğunu zaten biliyoruz...
En büyük delilimiz sizin alınteriniz...
Hadi şu izin günleri bitsin de geç takımın başına...
Bi gülümse ordan bize, dünyalar bizim olsun...
çünkü sen bizim umudumuzsun...
çünkü sen bizim KOCAMAN GURURUMUZSUN...
Apo... kale arkasındaki tellerin arasından bakan küçük esmer çocuk...
19 Temmuz 2011 Salı
19.07...
başkentin kavruk topraklarında ilkokula giden bi esmer oğlan...
üzerinde triko çubuklu...
dün almış babası mutlu...
askeriyenin sahasında maç var... sağa doğru bi pas attılar.. aktı gidiyo...
kayarak müdahale etti alt mahalleden necmi...
dştü çocuk, yuvarlandı.. forması tellere takıldı.. yırtıldı dah ilk gün...
ağladı...
yıllar sonra...
karadenizin şahane bi kıyı kenti, samsun...
menteşoğlunun sümüklü böcek günleri...
iki büyük otel var şehirde, biri turban biri yafeya...
yafeyanın köşesinde üç küçük çocuk, aileden uzak, yatılı, esmer...
-oğlum öteki otele gitmesinler, bak burda hiç ses yok.
-bavulları taşıyan abiye sordum oolum, buraya gelceklermiş.
bi saat sonra...
-aha bak tezahüratlar geldi bile... allah belanı versin apo.. göremedik..
koştuk... büyük otele gelmişler.. yanlış istihbarat.. allah belanı versin belboy..
bülent arkadan ağlayarak geliyo... çok görmek istiyodu...
burak dizlerinin üstüne çökmüş kalabalığa bakıyo...
takımı saniyelerle kaçırdık..
kaçırmayanlar fotoğraf makinelerini sallıyo havada...
bittik...
ağlamamak için ön dişlerimi dudağıma gömmüşüm...
aniden kapıya koştum...
görevli itti,, git lan şurdan yer elması...
14 yaşındayım daha...
ankara yıllarımda tribünden görmüşüm..
bi kere de babam dereağzına götürmüş...
ama hiç dokunamamışım onlara...
bu kez olmaz.. bırakmam...
parka gittik.. ağlaya ağlaya karnımız acıktı...
yemek için kalkarken... lan... evet.. olur mu olur...
otelin arka kapısına sürükledim çocukları...
filmlerdeki gibi...
mutfağa götrülen kamyondan mal indiriliyodu..
boşlukta birer tane kaptık..
doğru içeri.. lan lun diyene kadar asansör...
deli gibi dolatık otelde.. kat kat aradık...
birden dünya aydınlandı... yok nur inmedi...
bilardo oynuyorlardı...
müjdat.. rıdvan... ismail...
-lan nası girdiniz siz buraya haytalar
-rıdvan aaaabbiiiiiiiiiiiiiiiii
ağlamaktan geberecektik... kızmadılar...
fotoğraf çektirdik... okula kadar koşarak gittik.. o gün yemek yemedik..
maçı kale arkasından tellerin arasından izledik...
yendik yenildik ne fark eder...
büyüdük sonra..
istanbula geldik...
deplasmana gittik...
taşlandık...
sırada cop yedik...
tuvaleti kapattılar işeyemedik...
falancayı oyuna sokmayan hocaya kızdık...
5 munarada isyan ediyo diye sövdük...
ama sahada olan sahada kaldı...
eve dönünce çubukluyu katladık...
yerine koymadan illa ki öptük...
çok kez yenildik...
epey de maç kazandık...
kale arkasında birbirimize yer tuttuk...
tek koltukta iki kişi yan dönerek izledik...
alt basamağa düştük kafaların arasından baktık..
para varsa dürüm yoksa tükürük köfte yedik...
bi gün kola ayran bi gün suya talim ettik...
para kazandık sonra..
kombine aldık...
ayağa ayağa numaralı ayağa...
çoluk çocuğa karıştık...
zıbın aldık malum renkte..
zon günler geçirdik çok zor...
şimdi en zoruna geldik...
ama bu da bi maç işte...
yeneriz yeniliriz bilmem...
yine de giyeriz çubuklumuzu...
çıkarız sokağa...
yine saat 19.07 ise tam baktığımızda yüzümüzde tebessüm...
yine sarı gömleklere lacivert kravat takviyesi...
yine caddede gördüğümüz formalıya küçük tebessüm...
yine ayak üstü rastlaşmalarda eski deplasman anıları...
yine çubuklu en üstte durur rafta...
yine maç günü futbolcu tozluğu giyeriz uğur olsun diye...
yine bi halı sahadan geçerken çubukluyla oynayan varsa dururuz,,,
yine başını okşarız lacivert şapkalı küçük çocuğun...
yine lacivert görünür gözümüze maviler...
yine kırmızı giymeyiz...
unutmadan söliim..
başkentin bozkırındaki küçük çocuğun formasını dikti annesi...
yine giydi çıktı sokağa..
üzerinde o varken kocaman adam gibi hissetti kendini...
küçük hüseyinin haberini aldığında üzerinde o vardı...
yanağına süzülen yaşları ona sildi...
annesi sarıldı yine ona...
bugün kızı var o küçük çocuğun...
tıfıl tıfıl yürüyo...
mavi şortun üzerine sı tişört giymiş...
ilerde çubuklu da giyecek...
çünkü bir mirastır fenerbahçe...
ayetullah beylerden, zeki rızalardan, lefterlerden, canlardan...
basri dirimlilinin kanıdır bu forma...
yılmaz şenin alparslanın onuru...
biz yere düşeriz, o düşmez...
böyle işte...
ağlarız güleriz.. yaşar gideriz...
havamız biraz bulutlu ama yine dağılır...
yeniden güneş doğar dereağzına...
yine rastlaşırız şaşkınbakkaldan stada akan yolda...
ve yine...
santrayla beraber omuz omuza...
üzerinde triko çubuklu...
dün almış babası mutlu...
askeriyenin sahasında maç var... sağa doğru bi pas attılar.. aktı gidiyo...
kayarak müdahale etti alt mahalleden necmi...
dştü çocuk, yuvarlandı.. forması tellere takıldı.. yırtıldı dah ilk gün...
ağladı...
yıllar sonra...
karadenizin şahane bi kıyı kenti, samsun...
menteşoğlunun sümüklü böcek günleri...
iki büyük otel var şehirde, biri turban biri yafeya...
yafeyanın köşesinde üç küçük çocuk, aileden uzak, yatılı, esmer...
-oğlum öteki otele gitmesinler, bak burda hiç ses yok.
-bavulları taşıyan abiye sordum oolum, buraya gelceklermiş.
bi saat sonra...
-aha bak tezahüratlar geldi bile... allah belanı versin apo.. göremedik..
koştuk... büyük otele gelmişler.. yanlış istihbarat.. allah belanı versin belboy..
bülent arkadan ağlayarak geliyo... çok görmek istiyodu...
burak dizlerinin üstüne çökmüş kalabalığa bakıyo...
takımı saniyelerle kaçırdık..
kaçırmayanlar fotoğraf makinelerini sallıyo havada...
bittik...
ağlamamak için ön dişlerimi dudağıma gömmüşüm...
aniden kapıya koştum...
görevli itti,, git lan şurdan yer elması...
14 yaşındayım daha...
ankara yıllarımda tribünden görmüşüm..
bi kere de babam dereağzına götürmüş...
ama hiç dokunamamışım onlara...
bu kez olmaz.. bırakmam...
parka gittik.. ağlaya ağlaya karnımız acıktı...
yemek için kalkarken... lan... evet.. olur mu olur...
otelin arka kapısına sürükledim çocukları...
filmlerdeki gibi...
mutfağa götrülen kamyondan mal indiriliyodu..
boşlukta birer tane kaptık..
doğru içeri.. lan lun diyene kadar asansör...
deli gibi dolatık otelde.. kat kat aradık...
birden dünya aydınlandı... yok nur inmedi...
bilardo oynuyorlardı...
müjdat.. rıdvan... ismail...
-lan nası girdiniz siz buraya haytalar
-rıdvan aaaabbiiiiiiiiiiiiiiiii
ağlamaktan geberecektik... kızmadılar...
fotoğraf çektirdik... okula kadar koşarak gittik.. o gün yemek yemedik..
maçı kale arkasından tellerin arasından izledik...
yendik yenildik ne fark eder...
büyüdük sonra..
istanbula geldik...
deplasmana gittik...
taşlandık...
sırada cop yedik...
tuvaleti kapattılar işeyemedik...
falancayı oyuna sokmayan hocaya kızdık...
5 munarada isyan ediyo diye sövdük...
ama sahada olan sahada kaldı...
eve dönünce çubukluyu katladık...
yerine koymadan illa ki öptük...
çok kez yenildik...
epey de maç kazandık...
kale arkasında birbirimize yer tuttuk...
tek koltukta iki kişi yan dönerek izledik...
alt basamağa düştük kafaların arasından baktık..
para varsa dürüm yoksa tükürük köfte yedik...
bi gün kola ayran bi gün suya talim ettik...
para kazandık sonra..
kombine aldık...
ayağa ayağa numaralı ayağa...
çoluk çocuğa karıştık...
zıbın aldık malum renkte..
zon günler geçirdik çok zor...
şimdi en zoruna geldik...
ama bu da bi maç işte...
yeneriz yeniliriz bilmem...
yine de giyeriz çubuklumuzu...
çıkarız sokağa...
yine saat 19.07 ise tam baktığımızda yüzümüzde tebessüm...
yine sarı gömleklere lacivert kravat takviyesi...
yine caddede gördüğümüz formalıya küçük tebessüm...
yine ayak üstü rastlaşmalarda eski deplasman anıları...
yine çubuklu en üstte durur rafta...
yine maç günü futbolcu tozluğu giyeriz uğur olsun diye...
yine bi halı sahadan geçerken çubukluyla oynayan varsa dururuz,,,
yine başını okşarız lacivert şapkalı küçük çocuğun...
yine lacivert görünür gözümüze maviler...
yine kırmızı giymeyiz...
unutmadan söliim..
başkentin bozkırındaki küçük çocuğun formasını dikti annesi...
yine giydi çıktı sokağa..
üzerinde o varken kocaman adam gibi hissetti kendini...
küçük hüseyinin haberini aldığında üzerinde o vardı...
yanağına süzülen yaşları ona sildi...
annesi sarıldı yine ona...
bugün kızı var o küçük çocuğun...
tıfıl tıfıl yürüyo...
mavi şortun üzerine sı tişört giymiş...
ilerde çubuklu da giyecek...
çünkü bir mirastır fenerbahçe...
ayetullah beylerden, zeki rızalardan, lefterlerden, canlardan...
basri dirimlilinin kanıdır bu forma...
yılmaz şenin alparslanın onuru...
biz yere düşeriz, o düşmez...
böyle işte...
ağlarız güleriz.. yaşar gideriz...
havamız biraz bulutlu ama yine dağılır...
yeniden güneş doğar dereağzına...
yine rastlaşırız şaşkınbakkaldan stada akan yolda...
ve yine...
santrayla beraber omuz omuza...
5 Temmuz 2011 Salı
fener...
şike... hukuk... masumiyet karinesi.. şampiyonlar ligi... adalet... kovuşturma.. ekrem.. taraflı, tarafsız bölge, polis, takip, çanta falan filan, tamam... bilir misiniz ki;
biz geceleri uyanıp bi kızımıza bi formamıza bakarız,
çünkü bizim çocuğumuzdur fenerbahçe...
en zor günümüzde hep yanımızdadır,
çünkü bizim babamızdır fenerbahçe...
ne yapsak kızmaz bize,
çünkü bizim anamızdır fenerbahçe...
bazen kavga ederiz, didişir küser gideriz, ama hep geri döneriz,
çünkü bizim kardeşimizdir fenerbahçe...
sevgilimiz terkeder, işsiz kalırız, belki evden atılırız,
ama o varsa yüzümüz güler,
çünkü bizim umudumuzdur fenerbahçe...
şampiyon olur kasap havası...
çünkü bizim düğünümüzdür fenerbahçe...
ölürüz tabutta bayrağı...
çünkü bizim cenazemizdir fenerbahçe...
onu düşünürken dalar gideriz,
çünkü bizim düşümüz fenerbahçe...
yenilse sabaha kadar uyku yok...
çünkü bizim kabusumuz fenerbahçe...
konjonktür gerektirir susarız, ona laf edilse boğarız
çünkü bizim onurumuzdur fenerbahçe...
cennet bize kadıköy,
çünkü bizim sevabımızdır fenerbahçe...
şike de yapsa aşğız,
çünkü bizim günahımızdır fenerbahçe...
ondan ne gelse başımız üstünedir,
çünkü bizim kaderimizdir fenerbahçe...
sözün özü şudur;
futboldan anlamayanlar en çok bizden nefret eder,
çünkü biz takım tutmayız,
takımla yaşarız,
biz fenerbahçeli değiliz çünkü
biz fenerbahçeyiz...
bilesiniz,
ne küme düşmek umurumuzdadır,
ne yaptığınız abuk subuk espriler...
bizim derdimiz tektir;
biz fenerbahçeyi yedirmeyiz...
bizim yasemin şöyle der;
hayatın bize tercih etmeden verdiği en büyük güzellik fenerbahçe'dir...
babadan oğula anadan kıza geçen en güzel miras...
evet onurlu insanlarız elbette,
şike teşvik zart zurt istemeyiz kulüpte,
olursa da en dipteki ligden başlasak gam yemeyiz...
egomuzu bir tek burada unuturuz biz,
acıyı en kolay burada göğüsleriz...
sözümüzün özü tektir;
onu hiç bir operasyona kurban etmeyiz...
oradan buradan sınır ötesinden okyanus bilmemnesinden talimat almayız...
hayatta ne kadar korkaksak bu formayla o kadar cesuruzdur çünkü...
tezahüratta canım feda olsun sana diyoruz ya işte,
gerekirse veririz,
çünkü bizim hayatımızdır fenerbahçe...
biz geceleri uyanıp bi kızımıza bi formamıza bakarız,
çünkü bizim çocuğumuzdur fenerbahçe...
en zor günümüzde hep yanımızdadır,
çünkü bizim babamızdır fenerbahçe...
ne yapsak kızmaz bize,
çünkü bizim anamızdır fenerbahçe...
bazen kavga ederiz, didişir küser gideriz, ama hep geri döneriz,
çünkü bizim kardeşimizdir fenerbahçe...
sevgilimiz terkeder, işsiz kalırız, belki evden atılırız,
ama o varsa yüzümüz güler,
çünkü bizim umudumuzdur fenerbahçe...
şampiyon olur kasap havası...
çünkü bizim düğünümüzdür fenerbahçe...
ölürüz tabutta bayrağı...
çünkü bizim cenazemizdir fenerbahçe...
onu düşünürken dalar gideriz,
çünkü bizim düşümüz fenerbahçe...
yenilse sabaha kadar uyku yok...
çünkü bizim kabusumuz fenerbahçe...
konjonktür gerektirir susarız, ona laf edilse boğarız
çünkü bizim onurumuzdur fenerbahçe...
cennet bize kadıköy,
çünkü bizim sevabımızdır fenerbahçe...
şike de yapsa aşğız,
çünkü bizim günahımızdır fenerbahçe...
ondan ne gelse başımız üstünedir,
çünkü bizim kaderimizdir fenerbahçe...
sözün özü şudur;
futboldan anlamayanlar en çok bizden nefret eder,
çünkü biz takım tutmayız,
takımla yaşarız,
biz fenerbahçeli değiliz çünkü
biz fenerbahçeyiz...
bilesiniz,
ne küme düşmek umurumuzdadır,
ne yaptığınız abuk subuk espriler...
bizim derdimiz tektir;
biz fenerbahçeyi yedirmeyiz...
bizim yasemin şöyle der;
hayatın bize tercih etmeden verdiği en büyük güzellik fenerbahçe'dir...
babadan oğula anadan kıza geçen en güzel miras...
evet onurlu insanlarız elbette,
şike teşvik zart zurt istemeyiz kulüpte,
olursa da en dipteki ligden başlasak gam yemeyiz...
egomuzu bir tek burada unuturuz biz,
acıyı en kolay burada göğüsleriz...
sözümüzün özü tektir;
onu hiç bir operasyona kurban etmeyiz...
oradan buradan sınır ötesinden okyanus bilmemnesinden talimat almayız...
hayatta ne kadar korkaksak bu formayla o kadar cesuruzdur çünkü...
tezahüratta canım feda olsun sana diyoruz ya işte,
gerekirse veririz,
çünkü bizim hayatımızdır fenerbahçe...
1 Temmuz 2011 Cuma
sivas...
babaannemi hiç görmedim ben,
anneannem 5 yıl önce kalbine yenildi...
dedemi bir mevlit kandilinin gecesinde kaybettik...
annem babasıyla geçen yaz vedalaştı...
halamın biri trafik kazasında yaktı yüreğimizi...
bir diğeri daha bu yıl ayrıldı aramızdan...
amcam emniyette vefat etti daha ben çocukken...
yaşım 37, çok cenazeye gittim...
çok arkadaşımın babasını tabutu omuzlayarak uğurladık birlikte...
cenazelere mutlaka giderim ben...
düğüne giden kolay bulunur çünkü,
o en zor vedada destek arar insan...
sevdiğini dönmeyeceği bir yere uğurlamak nefesini keser adamın,
gözünü karartır...
ister hasta yatağında olsun,
ister cinayete kurban gitsin,
son görüntüsü hiç çıkmaz aklınızdan...
zordur ölüm...
zordur sevdiğini uğurlamak...
en zoru da onsuzluğa alışmaktır...
her adını andığınızda içinizde bi yerler sızlar...
bir dakika kendinizi onların yerine koyun sayın yöneticiler...
sadece bir dakika...
en sevdiğinizi yanarken televizyonda izlediğinizi düşünün...
bir odaya hapsedildiğini,
o yanarken kapının önünde birilerinin hala öfke kustuğunu...
siz çaresizlik içinde ekran başında çırpınırken yakanları gördüğünüzü...
sevdiklerinizi uğurladığınızı düşünün sonra...
tanınmaz hale gelmiş kömür karası bedenine sarıldığınızı...
televizyondan tükürük saçarken izlediğiniz adamların salıverildiğini canlandırın gözünüzde...
gözünüzün içine bakarak çekip gittiklerini...
neyse uzatmayayım...
ne hukuktan hesap somak maksadım,
ne onlar adına adalet aramak...
ama siz şimdi sivası unutun...
bayramda mezanlığa gittiğinizi düşünün değerli büyüklerim...
belki annenizi babanızı belki eşinizi evladınızı görmek için...
bir çiçek bırakıp bir dua etmeye gidiyorsunuzdur elbet..
kapıdan sizi almadıklarını düşünün...
bir duayı çok gördüklerini...
kaldırır mı yüreğiniz ?
dayanabilir misiniz oradan dönmeye ?
hangi vicdanla koydunuz madımak önünde anmaya yasağı ?
hangi vicdanla engellediniz 18 yıllık dinmeyen yangına serpilecek bir damla gözyaşını ?
sevdiklerini yakarlarken izlediniz yıllar önce,
bari bırakın acılarını yaşabilsinler...
çekin ellerinizi o sokağın önünden...
kaldırın engelleri...
bırakın yılda bir kez sesini duyursun..
18 yıldır susan bu yüce gönüllü insanlar...
yaktılar diyorum sayın büyüklerim...
isterseniz elinizi 1 saniye çakmağın mavi alevine tutun,
bu kararı sonra verin...
yaktılar, izlediniz...
yakalandılar, bıraktınız...
üzdünüz, kırdınız, acıttınız...
bu bitmez utanca bir halka daha eklemeyin ?
ayıptır... günahtır...
Allah rızası için...
anneannem 5 yıl önce kalbine yenildi...
dedemi bir mevlit kandilinin gecesinde kaybettik...
annem babasıyla geçen yaz vedalaştı...
halamın biri trafik kazasında yaktı yüreğimizi...
bir diğeri daha bu yıl ayrıldı aramızdan...
amcam emniyette vefat etti daha ben çocukken...
yaşım 37, çok cenazeye gittim...
çok arkadaşımın babasını tabutu omuzlayarak uğurladık birlikte...
cenazelere mutlaka giderim ben...
düğüne giden kolay bulunur çünkü,
o en zor vedada destek arar insan...
sevdiğini dönmeyeceği bir yere uğurlamak nefesini keser adamın,
gözünü karartır...
ister hasta yatağında olsun,
ister cinayete kurban gitsin,
son görüntüsü hiç çıkmaz aklınızdan...
zordur ölüm...
zordur sevdiğini uğurlamak...
en zoru da onsuzluğa alışmaktır...
her adını andığınızda içinizde bi yerler sızlar...
bir dakika kendinizi onların yerine koyun sayın yöneticiler...
sadece bir dakika...
en sevdiğinizi yanarken televizyonda izlediğinizi düşünün...
bir odaya hapsedildiğini,
o yanarken kapının önünde birilerinin hala öfke kustuğunu...
siz çaresizlik içinde ekran başında çırpınırken yakanları gördüğünüzü...
sevdiklerinizi uğurladığınızı düşünün sonra...
tanınmaz hale gelmiş kömür karası bedenine sarıldığınızı...
televizyondan tükürük saçarken izlediğiniz adamların salıverildiğini canlandırın gözünüzde...
gözünüzün içine bakarak çekip gittiklerini...
neyse uzatmayayım...
ne hukuktan hesap somak maksadım,
ne onlar adına adalet aramak...
ama siz şimdi sivası unutun...
bayramda mezanlığa gittiğinizi düşünün değerli büyüklerim...
belki annenizi babanızı belki eşinizi evladınızı görmek için...
bir çiçek bırakıp bir dua etmeye gidiyorsunuzdur elbet..
kapıdan sizi almadıklarını düşünün...
bir duayı çok gördüklerini...
kaldırır mı yüreğiniz ?
dayanabilir misiniz oradan dönmeye ?
hangi vicdanla koydunuz madımak önünde anmaya yasağı ?
hangi vicdanla engellediniz 18 yıllık dinmeyen yangına serpilecek bir damla gözyaşını ?
sevdiklerini yakarlarken izlediniz yıllar önce,
bari bırakın acılarını yaşabilsinler...
çekin ellerinizi o sokağın önünden...
kaldırın engelleri...
bırakın yılda bir kez sesini duyursun..
18 yıldır susan bu yüce gönüllü insanlar...
yaktılar diyorum sayın büyüklerim...
isterseniz elinizi 1 saniye çakmağın mavi alevine tutun,
bu kararı sonra verin...
yaktılar, izlediniz...
yakalandılar, bıraktınız...
üzdünüz, kırdınız, acıttınız...
bu bitmez utanca bir halka daha eklemeyin ?
ayıptır... günahtır...
Allah rızası için...
26 Haziran 2011 Pazar
kazım...
üç tarafı cam kaplı büyük yemekhanede demir bardaklarda çay içiyorduk haberi duyduğumuzda...
çernobil'de nükleer santral patlamış çok adam ölmüş...
asıl tehlike sonraki yıllarda çıkacakmış ortaya...
ciğerine sızarmış insanın bu meret,
yıllar sonra alır götürürmüş, nedeni bilinmeden, bilinse de dillenmeden...
samsundaydık... bizim de ciğerimize işledi belki, hiç bilmedik...
bakan o çayı içmese bile biz yemekhanede mecbur içecektik,
ama belki bugün arkasından o kadar sövmeyecektik...
severdik karadenizi, haçan karadenizliyi de...
kıyıya paralel dağını, sonu görünmez çayını, karaya çalan yeşilini...
kamil sönmezi bilirdik, süreyya davulcuoğlu'nu...
mustafa topaloğlu çıktı sonra, deli taklidi yapan bi ademoğlu...
yıllaar sonra oy nurcanım diyen bi zıpır...
içinde yaşadık da bilemedik, bunlar değilmiş oysa karadeniz...
büyük istanbullara geldik sonra öğrendik...
fuat saka lazutları yapınca bildik, bi de zuğaşi berepe diye bi takım haylaz çocukları dinledik...
gitarla horon mu tepilirmiş ulan,,, teptik...
karadeniz'de de isyan edilirmiymiş,,,, ettik...
soora bizim kürdoğlan ozanla taksime gittik...
dedi bi karadeniz uşağı var, sen seversin onları, gel tanışak...
bi kafede gördük, uzun burunlu bi oğlancağız işte...
dikkatli baktım, aha bizim haylaz çocuk..
dertleştik öyle, medyadan magazinden teleden voleden...
bileydik daha büyük derlerimiz olacak, o günküleri ekmeğe katık eder yerdik...
bilemedik...
ertesi hafta konseri vardı, gittik...
karadenizliler gecesi, açık hava... fuat saka, övolkan konak ve bizim kazım...
dedim iyi, bizimki hemen çıkar, dinleriz... soora da abilerine horon teperiz...
önce fuat usta geldi, sonra volkan abisi...
sooora yıkıldı açık hava...
ben böyle yürek görmedim, muhtemelen sezen aksu da böyle sevgi...
didoya ağlayanlar tabancanın sapını ayakta donattı gülle, zıplaya hoplaya...
hepi topu bi kaç saat konuşmuştuk ama sanki bizim evden biri şarkı söylüyordu...
aldık bağrımıza bastık...
karadenizde bıraktığımız ne varsa alıp istanbula getiren kardeşimizi abimizi çok sevdik...
sonra bi yumru geldi oturdu boğazımıza...
karadenizin kara kaderi geldi onu da buldu...
kıyıya paralel uzanan dağların yaprakları gibi döküldü saçları...
çay toplayan karadeniz kadınları gibi bandanayla örttü acısını...
biz çok ağladık, o hiç ağlamadı...
güldü hep...
biz çok eğildik...
eğilmedi hiç.. dik durdu hep.. dimdik...
hiç isim vermedin bize dedi ki;
karadeniz nurcanım da değil, domdomzkurşunu da...
denizde kararti var, dedi..
dido, koçari, hayde, dedi sonra gidelim...
gittik sanki onunla...
tartıda zaıfladı ama yürekte büyüdü hep...
kocamandı giderken, kaçkarlar gibi...
uzungöl kadar ferah, hemşin kadar özgün, ayder gibi yüksek, fırtına deresi gibi asi...
konuşamadık ardından, birbirimize bakakaldık..
ne akrabamızdı, ne pop ikonu...
öyle bi adamdı işte... gururlu, baş eğmez, hırçın...
işte gidiyorum, dedi en son...
hiç bir şey almadan gerekten,, kişayet de etmeden, ardına bile bakmadan...
ama çok şey vererek...
karadenizi bize öğreterek, taşını toprağını suyunu sevdirerek...
tek bir şey istedi bizden...
dağıma taşıma, oradaki gardaşıma sahip çıkın dedi...
o bize ömrünü verdi, tek gram laf etmeden...
biz tek isteğini yapamadık...
o gün çay içen bakan ne kadar suçluysa,
santrale dur diyemeyen bizler de o kadar suçluyuz işte kazım, affet bizi...
bilirsin her konuyu önceden yazardım, ama seni geceye bıraktım...
tam da yıldönümün biterken...
utandım çünkü sözümüzü tutamadık demeye...
hepimiz utandık...
biliyorum, ne unutmadık dememin anlamı var artık,
ne unutmayacağız diye haykırmanın...
eğer bir gün sözümüzü tutabilirsek...
karadenizini samastlardan santrallerden temizleyebilirsek...
o zaman çıkarız karşına...
o güne kadar yüzümüz yok...
affet...
çernobil'de nükleer santral patlamış çok adam ölmüş...
asıl tehlike sonraki yıllarda çıkacakmış ortaya...
ciğerine sızarmış insanın bu meret,
yıllar sonra alır götürürmüş, nedeni bilinmeden, bilinse de dillenmeden...
samsundaydık... bizim de ciğerimize işledi belki, hiç bilmedik...
bakan o çayı içmese bile biz yemekhanede mecbur içecektik,
ama belki bugün arkasından o kadar sövmeyecektik...
severdik karadenizi, haçan karadenizliyi de...
kıyıya paralel dağını, sonu görünmez çayını, karaya çalan yeşilini...
kamil sönmezi bilirdik, süreyya davulcuoğlu'nu...
mustafa topaloğlu çıktı sonra, deli taklidi yapan bi ademoğlu...
yıllaar sonra oy nurcanım diyen bi zıpır...
içinde yaşadık da bilemedik, bunlar değilmiş oysa karadeniz...
büyük istanbullara geldik sonra öğrendik...
fuat saka lazutları yapınca bildik, bi de zuğaşi berepe diye bi takım haylaz çocukları dinledik...
gitarla horon mu tepilirmiş ulan,,, teptik...
karadeniz'de de isyan edilirmiymiş,,,, ettik...
soora bizim kürdoğlan ozanla taksime gittik...
dedi bi karadeniz uşağı var, sen seversin onları, gel tanışak...
bi kafede gördük, uzun burunlu bi oğlancağız işte...
dikkatli baktım, aha bizim haylaz çocuk..
dertleştik öyle, medyadan magazinden teleden voleden...
bileydik daha büyük derlerimiz olacak, o günküleri ekmeğe katık eder yerdik...
bilemedik...
ertesi hafta konseri vardı, gittik...
karadenizliler gecesi, açık hava... fuat saka, övolkan konak ve bizim kazım...
dedim iyi, bizimki hemen çıkar, dinleriz... soora da abilerine horon teperiz...
önce fuat usta geldi, sonra volkan abisi...
sooora yıkıldı açık hava...
ben böyle yürek görmedim, muhtemelen sezen aksu da böyle sevgi...
didoya ağlayanlar tabancanın sapını ayakta donattı gülle, zıplaya hoplaya...
hepi topu bi kaç saat konuşmuştuk ama sanki bizim evden biri şarkı söylüyordu...
aldık bağrımıza bastık...
karadenizde bıraktığımız ne varsa alıp istanbula getiren kardeşimizi abimizi çok sevdik...
sonra bi yumru geldi oturdu boğazımıza...
karadenizin kara kaderi geldi onu da buldu...
kıyıya paralel uzanan dağların yaprakları gibi döküldü saçları...
çay toplayan karadeniz kadınları gibi bandanayla örttü acısını...
biz çok ağladık, o hiç ağlamadı...
güldü hep...
biz çok eğildik...
eğilmedi hiç.. dik durdu hep.. dimdik...
hiç isim vermedin bize dedi ki;
karadeniz nurcanım da değil, domdomzkurşunu da...
denizde kararti var, dedi..
dido, koçari, hayde, dedi sonra gidelim...
gittik sanki onunla...
tartıda zaıfladı ama yürekte büyüdü hep...
kocamandı giderken, kaçkarlar gibi...
uzungöl kadar ferah, hemşin kadar özgün, ayder gibi yüksek, fırtına deresi gibi asi...
konuşamadık ardından, birbirimize bakakaldık..
ne akrabamızdı, ne pop ikonu...
öyle bi adamdı işte... gururlu, baş eğmez, hırçın...
işte gidiyorum, dedi en son...
hiç bir şey almadan gerekten,, kişayet de etmeden, ardına bile bakmadan...
ama çok şey vererek...
karadenizi bize öğreterek, taşını toprağını suyunu sevdirerek...
tek bir şey istedi bizden...
dağıma taşıma, oradaki gardaşıma sahip çıkın dedi...
o bize ömrünü verdi, tek gram laf etmeden...
biz tek isteğini yapamadık...
o gün çay içen bakan ne kadar suçluysa,
santrale dur diyemeyen bizler de o kadar suçluyuz işte kazım, affet bizi...
bilirsin her konuyu önceden yazardım, ama seni geceye bıraktım...
tam da yıldönümün biterken...
utandım çünkü sözümüzü tutamadık demeye...
hepimiz utandık...
biliyorum, ne unutmadık dememin anlamı var artık,
ne unutmayacağız diye haykırmanın...
eğer bir gün sözümüzü tutabilirsek...
karadenizini samastlardan santrallerden temizleyebilirsek...
o zaman çıkarız karşına...
o güne kadar yüzümüz yok...
affet...
18 Haziran 2011 Cumartesi
baba...
böyledir işte hayat...
anneler uzuun uzuun yazılır, bırakırsın ruhunu kelimeler akaar gider...
zordur babayı anlatmak...
evet fedakardır...
evet ilk aşktır kız çocukları için...
erkek evlat için bileği bükülmez bir kahraman...
yasakların sembolü olur biraz büyüyünce...
izin vermeyen adam...
az konuşan, kurallar koyan...
kimi sevgisini hiiç göstermez,
kimi çocuğuyla arkadaş...
kimi rakı masasına oturur ergen evlatla...
ama hep annenin bir adım arkasında işte...
geceleri bin metre derinde geçiren maden işçisi de olsa,
saat 6 dedi mi eve gelen doktor da olsa, aynı...
biraz umursamaz gibi görünen,
ama 24 saat yavrusunu düşünen adam...
benim ilk kahramanım da O...
hep daim münir özkul...
25 sene gece gündüz çalışıp
kendisine bir çikolata bile almayan adam...
evden kahvaltıyla çıkıp...
araya sadece simit koyan adam...
ilk kez dedemi kaybettiğimiz gün ağlarken görmüştüm...
"artık benim kimsem kalmadı bu dünyada dedi...
onca kardeşi, eşi çocukları varken hem de...
ne demek istediğini yıllar sonra anladım...
çünkü baba;
değeri en çok ölünce anlaşılan adamdır,
şairin dediği gibi, yokluğu kör eder...
varken ta gözünün içine bakın o yüzden,
yüzü sert görünür ama yüreği yufkadır,
seni seviyorum be adam, deyin...
o zaman ne bütün günü ayırmanıza gerek kalır,
ne akşam yemeğine...
en güzel hediye budur...
iyi ki benim babam olmuşsun bekçi vahit...
içerde yatan minik yavrum ela'ya,
onu bana veren canım özgeme,
kamyoncu sait'e, turan aga'ya selam olsun...
babalar gününüz kutlu olsun...
anneler uzuun uzuun yazılır, bırakırsın ruhunu kelimeler akaar gider...
zordur babayı anlatmak...
evet fedakardır...
evet ilk aşktır kız çocukları için...
erkek evlat için bileği bükülmez bir kahraman...
yasakların sembolü olur biraz büyüyünce...
izin vermeyen adam...
az konuşan, kurallar koyan...
kimi sevgisini hiiç göstermez,
kimi çocuğuyla arkadaş...
kimi rakı masasına oturur ergen evlatla...
ama hep annenin bir adım arkasında işte...
geceleri bin metre derinde geçiren maden işçisi de olsa,
saat 6 dedi mi eve gelen doktor da olsa, aynı...
biraz umursamaz gibi görünen,
ama 24 saat yavrusunu düşünen adam...
benim ilk kahramanım da O...
hep daim münir özkul...
25 sene gece gündüz çalışıp
kendisine bir çikolata bile almayan adam...
evden kahvaltıyla çıkıp...
araya sadece simit koyan adam...
ilk kez dedemi kaybettiğimiz gün ağlarken görmüştüm...
"artık benim kimsem kalmadı bu dünyada dedi...
onca kardeşi, eşi çocukları varken hem de...
ne demek istediğini yıllar sonra anladım...
çünkü baba;
değeri en çok ölünce anlaşılan adamdır,
şairin dediği gibi, yokluğu kör eder...
varken ta gözünün içine bakın o yüzden,
yüzü sert görünür ama yüreği yufkadır,
seni seviyorum be adam, deyin...
o zaman ne bütün günü ayırmanıza gerek kalır,
ne akşam yemeğine...
en güzel hediye budur...
iyi ki benim babam olmuşsun bekçi vahit...
içerde yatan minik yavrum ela'ya,
onu bana veren canım özgeme,
kamyoncu sait'e, turan aga'ya selam olsun...
babalar gününüz kutlu olsun...
19 Mayıs 2011 Perşembe
sivas'ta rövaşata...
tam da kafanın futboldan başka hiç bir şeye basmadığı günler...
aklında sürekli gol pozisyonları, kutlamalar ve geçmişin acı izleri...
gözün bir kapatıyorsun alex atıyor ekranın köşesindeki 2,3 oluveriyor...
1 yetmiyor yani, 3 olsun kesin olsun, aman...
çünkü hafızanın karanlığında hüzün var...
appiah vuruyor mesela sol ayağıyla,
direğin 20 santim solundan dışarı çıkıyor top,
sonra alex bin yediyüz seksenyedinci kez vuruyor altı pastan,
ve her seferinde hafızanız o topu gol yapmak istiyor...
ortada en gerçek rakamlar varken bile,
geçmişe yolculuğa pozitif anlam yüklüyor akıl...
bu yüzden pazar kabus gibi çöküyor günün bir kısmında,
bazen sımsıcak yapıyor içini, cadde geliyor gözünün önüne,
meşalelerle alev alev, gökyüzü bile aydınlık...
mutlugünü beklediğin bütün arkadaşların gözünün önünde orada...
kimi de tam tersini bekliyor işte...
karadenizi ışıl ışıl yapıyor düşlerinde...
hani dar alanda kısa paslaşan arkadaşlar demişti ya;
öyle fena halde benziyor işte hayata futbol denen meret,
ne kadar çok mücadele edersen başarı o kadar yakınında oluyor...
ne kadar sıkı takım olursan, o kadar çok kazanıyorsun...
kimse birbirini satmazsa, takım mutlaka iyi oynuyor...
kimi kendini hep ilerde görüyor, savunmayı başkası yapsın istiyor...
muhabirse gece işine gitmiyor mesela,
polisse çatışmaya arkadaşını önden yolluyor...
kimi kalecilerin ruh halinde :
takım arkadaşlarına arkasını dönmeyen sadece benim diyor...
defanstaki ne kadar kurtarırsa kurtarsın,
istisnalar hariç,
tarih gol atanları önce yazıyor...
en fazla atak kesen ön liberoya ödül yok sene sonunda,
ama gol kralına altın ayakkabı,
çünkü meyvesi gol ya oyunun,
onu atan kazanıyor...
işte bu yüzden tarih kocaman adamla o kenti yine aynı masaya koyuyor,
takımdan gönderilme pahasına "trabzon da başarılı, haksızlık yapılmasın" diyen adam,
bugün trabzon'dan hak ettiği saygıyı görmüyor...
çünkü tarih kazananı yazacağından,
karadenizli de kazanmak istiyor...
kişisel tarihinizde kaç kez dışarı vuruyorsunuz appiah gibi,
kaç kez alex'in şutu gibi altı pastan kaçırdınız...
bildiğin aymaz bi sevgiliniz var örneğin,
vefasız, umarsız, uçarı...
hafızanız nasıl da siliyor ayrıyken bunları...
nasıl da çatala takıyor alex, tarih tersini yazdığı halde...
bin kere kandırsa da sizi,
nasıl naif gülümsüyor geçmişe giden düşsel hafızanızda...
ve ne kadar çok yara alıyor geleceğiniz her geçmişe yolculuğunuzda...
ne kadar güzelleşiyor geçmişten ders alabildiğinizde...
aykut hoca dedi ya işte;
biz ileri bakıyoruz, geçmişe değil, diye...
öyle önününe bakmak istiyorsunuz işte...
sivastan gol haberi gelsin, cadde yansın...
yeni biri çıksın kalbinizi ısıtsın...
daha güzel bi işiniz olsun mesela...
geçmişte yediğiniz kazıklar gelecekteki arkadaşlarınızdan çıkmasın...
ama siz youtube'a o maçları yazdıkça yeniden kaçıyor goller...
size hiç bir faydası olmadan...
çnkü lig uzun bir maraton...
kazanmaktan çok, hakkını vermek için oynanan...
her maçı ayrı keyif...
hadi devre arasında silkinin ve kendinize gelin...
hala önünüzde 45 dakika var...
dertlere alan daraltan pres yapın,
rakibin baskısını hızlı çıkışlarla üzerinizden atın...
arkadaşlarınızla bolca paslaşın,
zorda olanın arkasını kollayın...
sıkıştığınızda topu taca atmaktan çekinmeyin...
gereksiz tribün baskısına kulağınızı tıkayın...
rakibin maçıyla ilgilenmeyin,
kendi maçınıza bakın...
daralmayın... ferahlayın...
sivastan gol haberi var...
alex selam söylüyor...
aklında sürekli gol pozisyonları, kutlamalar ve geçmişin acı izleri...
gözün bir kapatıyorsun alex atıyor ekranın köşesindeki 2,3 oluveriyor...
1 yetmiyor yani, 3 olsun kesin olsun, aman...
çünkü hafızanın karanlığında hüzün var...
appiah vuruyor mesela sol ayağıyla,
direğin 20 santim solundan dışarı çıkıyor top,
sonra alex bin yediyüz seksenyedinci kez vuruyor altı pastan,
ve her seferinde hafızanız o topu gol yapmak istiyor...
ortada en gerçek rakamlar varken bile,
geçmişe yolculuğa pozitif anlam yüklüyor akıl...
bu yüzden pazar kabus gibi çöküyor günün bir kısmında,
bazen sımsıcak yapıyor içini, cadde geliyor gözünün önüne,
meşalelerle alev alev, gökyüzü bile aydınlık...
mutlugünü beklediğin bütün arkadaşların gözünün önünde orada...
kimi de tam tersini bekliyor işte...
karadenizi ışıl ışıl yapıyor düşlerinde...
hani dar alanda kısa paslaşan arkadaşlar demişti ya;
öyle fena halde benziyor işte hayata futbol denen meret,
ne kadar çok mücadele edersen başarı o kadar yakınında oluyor...
ne kadar sıkı takım olursan, o kadar çok kazanıyorsun...
kimse birbirini satmazsa, takım mutlaka iyi oynuyor...
kimi kendini hep ilerde görüyor, savunmayı başkası yapsın istiyor...
muhabirse gece işine gitmiyor mesela,
polisse çatışmaya arkadaşını önden yolluyor...
kimi kalecilerin ruh halinde :
takım arkadaşlarına arkasını dönmeyen sadece benim diyor...
defanstaki ne kadar kurtarırsa kurtarsın,
istisnalar hariç,
tarih gol atanları önce yazıyor...
en fazla atak kesen ön liberoya ödül yok sene sonunda,
ama gol kralına altın ayakkabı,
çünkü meyvesi gol ya oyunun,
onu atan kazanıyor...
işte bu yüzden tarih kocaman adamla o kenti yine aynı masaya koyuyor,
takımdan gönderilme pahasına "trabzon da başarılı, haksızlık yapılmasın" diyen adam,
bugün trabzon'dan hak ettiği saygıyı görmüyor...
çünkü tarih kazananı yazacağından,
karadenizli de kazanmak istiyor...
kişisel tarihinizde kaç kez dışarı vuruyorsunuz appiah gibi,
kaç kez alex'in şutu gibi altı pastan kaçırdınız...
bildiğin aymaz bi sevgiliniz var örneğin,
vefasız, umarsız, uçarı...
hafızanız nasıl da siliyor ayrıyken bunları...
nasıl da çatala takıyor alex, tarih tersini yazdığı halde...
bin kere kandırsa da sizi,
nasıl naif gülümsüyor geçmişe giden düşsel hafızanızda...
ve ne kadar çok yara alıyor geleceğiniz her geçmişe yolculuğunuzda...
ne kadar güzelleşiyor geçmişten ders alabildiğinizde...
aykut hoca dedi ya işte;
biz ileri bakıyoruz, geçmişe değil, diye...
öyle önününe bakmak istiyorsunuz işte...
sivastan gol haberi gelsin, cadde yansın...
yeni biri çıksın kalbinizi ısıtsın...
daha güzel bi işiniz olsun mesela...
geçmişte yediğiniz kazıklar gelecekteki arkadaşlarınızdan çıkmasın...
ama siz youtube'a o maçları yazdıkça yeniden kaçıyor goller...
size hiç bir faydası olmadan...
çnkü lig uzun bir maraton...
kazanmaktan çok, hakkını vermek için oynanan...
her maçı ayrı keyif...
hadi devre arasında silkinin ve kendinize gelin...
hala önünüzde 45 dakika var...
dertlere alan daraltan pres yapın,
rakibin baskısını hızlı çıkışlarla üzerinizden atın...
arkadaşlarınızla bolca paslaşın,
zorda olanın arkasını kollayın...
sıkıştığınızda topu taca atmaktan çekinmeyin...
gereksiz tribün baskısına kulağınızı tıkayın...
rakibin maçıyla ilgilenmeyin,
kendi maçınıza bakın...
daralmayın... ferahlayın...
sivastan gol haberi var...
alex selam söylüyor...
4 Mayıs 2011 Çarşamba
anne...
bir kutlama yazısı...
bir erken saygı duruşudur bu yazı...
sosyal paylaşım ortamları alıntı dizelerle dolmadan,
insanlar okumadan birbirine forward etmeden evvel,
internet yasaklanırsa okunmamış olmasın diye,
bir erken sesleniş...
en kibar ifadeyle bokumuzu temizleyen insana bir teşekkür,
sizin sizden çok düşünen kadına minnet yazısı...
ama içli içli değil...
gece sabaha kadar başınızda bekleyişlerini anlatmayacak mesela,
sizin için canını feda edebilecek olmasına da değinmeyecek...
ne onun için hiiiiççç büyümeyişinizi hatırlatacak size,
ne de yokluğunda yerini dolduramazsınız, kıymetini bilin, diyecek...
bir rica yazısı sadece...
hem de gerçekten bir gün için...
onlara ayrılan tek gün için...
hani tüm günler onların bu ne ki deriz de o günün bile hepsini ayırmayız ya, o gün için işte...
onları bu kez kahvaltıya ağırlamayın olur mu ?
günün gerisi ölmesin, diye iki peynir bi sucuklu yumurta bi bluzla evine göndermeyin,
bütün günü ayırın ona ilk kez,
hiç bi yere gitmeyin isterseniz,
öylece dizinin dibinde oturun,
nasihatlerini dinleyin ilk kez dudak bükmeden,
öffff yaaa, tamam yaaaa, daha kaç kez filan, demeyin bir günlüğüne,
bırakın gözünüzün içine baksın o gün uzuun uuzun,
dizi seyredin mesela onunla,
hangisini isterse artık...
kıyafetinize karışabilsin yıllar sonra...
ilk kez anlatın ona,
iş yerinde ömrümüzü yiyolar, deyin,
dangul dungul adamlara anlattığınız dertleri onla da paylaşın,
sorularına "sen ne anlarsın" dan uzak cevaplar verin bir gün
uykusu gelsin, uzansın, gitmeyin bir yere,
başında bekleyin,
siz onun üstünü örtün, belki ilk kez,
hani o ararken telefonu sessize alıyorsunuz ya iş yerinde,
bu kez onun için meşgule düşürün arayanları...
hani o sizin için her şeyinden vazgeçebilir ya,
siz bi maçı izlemeyin o gün...
bir filmden bir dizinizden geri kalın...
belindeki, dizindeki, başındaki ağrıyı ilk kez hissetmeye çalışın...
ilk kez yan kulağınızla değil can kulağıyla dinleyin şikayetlerini...
pazartesi yine unutun bu söylediklerimi...
ama bu pazar gerçekten annenizin günü olsun...
ömrünüzün bir günü siz ona anne olun,
geri kalanını kaçla çarpacağınızı benden daha iyi hesaplarsınız...
bir gün, sadece bir gün...
kahvaltıda 2, ya da akşam 1 buçuk saat değil...
uyanınca başlayıp yattarken bitecek bir gün...
çok uzun gelmediyse eğer...
pazartesi bu yazıyı da unutun, pazarı da...
ama o günün tamamını ona ayırın oldu mu ?
bakın hiiç hediye bile demedim...
hediyenin kralını verdiniz çünkü ona...
benim için de öpün ellerinden...
sevgiyle, hürmetle...
bir erken saygı duruşudur bu yazı...
sosyal paylaşım ortamları alıntı dizelerle dolmadan,
insanlar okumadan birbirine forward etmeden evvel,
internet yasaklanırsa okunmamış olmasın diye,
bir erken sesleniş...
en kibar ifadeyle bokumuzu temizleyen insana bir teşekkür,
sizin sizden çok düşünen kadına minnet yazısı...
ama içli içli değil...
gece sabaha kadar başınızda bekleyişlerini anlatmayacak mesela,
sizin için canını feda edebilecek olmasına da değinmeyecek...
ne onun için hiiiiççç büyümeyişinizi hatırlatacak size,
ne de yokluğunda yerini dolduramazsınız, kıymetini bilin, diyecek...
bir rica yazısı sadece...
hem de gerçekten bir gün için...
onlara ayrılan tek gün için...
hani tüm günler onların bu ne ki deriz de o günün bile hepsini ayırmayız ya, o gün için işte...
onları bu kez kahvaltıya ağırlamayın olur mu ?
günün gerisi ölmesin, diye iki peynir bi sucuklu yumurta bi bluzla evine göndermeyin,
bütün günü ayırın ona ilk kez,
hiç bi yere gitmeyin isterseniz,
öylece dizinin dibinde oturun,
nasihatlerini dinleyin ilk kez dudak bükmeden,
öffff yaaa, tamam yaaaa, daha kaç kez filan, demeyin bir günlüğüne,
bırakın gözünüzün içine baksın o gün uzuun uuzun,
dizi seyredin mesela onunla,
hangisini isterse artık...
kıyafetinize karışabilsin yıllar sonra...
ilk kez anlatın ona,
iş yerinde ömrümüzü yiyolar, deyin,
dangul dungul adamlara anlattığınız dertleri onla da paylaşın,
sorularına "sen ne anlarsın" dan uzak cevaplar verin bir gün
uykusu gelsin, uzansın, gitmeyin bir yere,
başında bekleyin,
siz onun üstünü örtün, belki ilk kez,
hani o ararken telefonu sessize alıyorsunuz ya iş yerinde,
bu kez onun için meşgule düşürün arayanları...
hani o sizin için her şeyinden vazgeçebilir ya,
siz bi maçı izlemeyin o gün...
bir filmden bir dizinizden geri kalın...
belindeki, dizindeki, başındaki ağrıyı ilk kez hissetmeye çalışın...
ilk kez yan kulağınızla değil can kulağıyla dinleyin şikayetlerini...
pazartesi yine unutun bu söylediklerimi...
ama bu pazar gerçekten annenizin günü olsun...
ömrünüzün bir günü siz ona anne olun,
geri kalanını kaçla çarpacağınızı benden daha iyi hesaplarsınız...
bir gün, sadece bir gün...
kahvaltıda 2, ya da akşam 1 buçuk saat değil...
uyanınca başlayıp yattarken bitecek bir gün...
çok uzun gelmediyse eğer...
pazartesi bu yazıyı da unutun, pazarı da...
ama o günün tamamını ona ayırın oldu mu ?
bakın hiiç hediye bile demedim...
hediyenin kralını verdiniz çünkü ona...
benim için de öpün ellerinden...
sevgiyle, hürmetle...
28 Nisan 2011 Perşembe
çılgın...
herkes aynı şeyi soruyor bana;
istanbulun yeni boğazı hakkında ne düşünüyormuşum ?
proje gerçekten çılgın mıymış ?
tabii bi de yapılabilir miymiş ?
dedim ki : bence yapılabilir...
nedir mantık istanbulun avrupa yakasını da ikiye bölmek,
merkezi adaya çevirmek...
ülkeyi ortadan ikiye yaran biri için hiç de zor değil,
bi tarafta takke, diğerinde postal,
biz yıllardır ortadaki adadayız zaten...
her sözüyle insanların arasındaki köprüleri atan,
her kararıyla uçurumu derinleştiren biri için,
50 kilometreyi yarıp içine su doldurmak çocuk oyucağı olur heralde.
bi merakım var ama;
uygulamaları durduğun taraf belirliyor ya hani;
mesela ösym başkanıysan 10'uncu skandala kadar yolun var,
ama özel harekatın başındaysan bozkurt diye bağrılınca ertesi gün gidiyosun,
hızlı trende 50 insan öldürsen kafan rahat oluyo ama,
heykelsen kafanı koparıyolar ya,
hakkını aramak için yürüsen,
karşınıza 10 bin genç de biz dikeriz deniyor ya bir de,
işte insan merak ediyor,
bizim yerimiz belli, adadayız da;
bu yarımadaların hangisi sizin taraf ?
belki vatandaş ona göre arsa almak filan ister,
tabii kaldıysa !!!
istanbulun yeni boğazı hakkında ne düşünüyormuşum ?
proje gerçekten çılgın mıymış ?
tabii bi de yapılabilir miymiş ?
dedim ki : bence yapılabilir...
nedir mantık istanbulun avrupa yakasını da ikiye bölmek,
merkezi adaya çevirmek...
ülkeyi ortadan ikiye yaran biri için hiç de zor değil,
bi tarafta takke, diğerinde postal,
biz yıllardır ortadaki adadayız zaten...
her sözüyle insanların arasındaki köprüleri atan,
her kararıyla uçurumu derinleştiren biri için,
50 kilometreyi yarıp içine su doldurmak çocuk oyucağı olur heralde.
bi merakım var ama;
uygulamaları durduğun taraf belirliyor ya hani;
mesela ösym başkanıysan 10'uncu skandala kadar yolun var,
ama özel harekatın başındaysan bozkurt diye bağrılınca ertesi gün gidiyosun,
hızlı trende 50 insan öldürsen kafan rahat oluyo ama,
heykelsen kafanı koparıyolar ya,
hakkını aramak için yürüsen,
karşınıza 10 bin genç de biz dikeriz deniyor ya bir de,
işte insan merak ediyor,
bizim yerimiz belli, adadayız da;
bu yarımadaların hangisi sizin taraf ?
belki vatandaş ona göre arsa almak filan ister,
tabii kaldıysa !!!
26 Nisan 2011 Salı
insan...
aslında başlı başına bi mucize bu insan denen canlı...
istersen din kiptalarını oku, istersen csi dizilerine bak...
7 milyarın hepsinde ayrı parmak izi, ayrı dna...
pencereden dışarı bakıyosun, yukardan herkes aynı...
aşağı iniyosun, benzeşen yok...
kimi çocukluğuyla aynıdır 40ında bile...
kimini üç yıl görme tanıyamazsın...
başlı başına bi mekanizma var içinde...
bilimin trillahını kullansan yanına yaklaşamıyosun !
insansı robot yaptım diyolar, bi bakıyosun;
yanından geçmez...
nasıl uyanıyo lan bu canlı sabah ?
bu elin kolun hareket etmesi ne menem bi şey ?
düşünce diye bi şey var, başlatabiliyosun, ama bitiremiyosun !
kalp var ki, oy oy oy !
uykudan nasıl uyanıyoz en acayibi ?
stand by tuşumuz mu var lan, yatar yatmaz nası kontak kapatabiliyoz ?
hiç birine yanıtım yok, hiç birine !
işte ne zaman bi insanla ilgili kafam karışsa bunları düşünüyorum...
benden tamamen farklı bi mekanizma...
araba gibi işte yav...
kamyondan slalom beklersen devrilir...
spor arabayla ev taşınmaz...
dünün makam araçları bugün taksi bile yapılmıyo...
bi bakıyosun adama ya da kadına
taaaa topuğuna kadar çarpıyo seni,
sonra lan ben buna nasıl... alla allaaa yaaa...
doğaya mı baksak insanı anlamak için acaba ?
mevsimsiz açan çiçeği don mu vurur ?
konservesini yapabilir misin hislerinin ?
deniz aşkıyla çiftlik aşkını ayırabilir misin ?
ya da ilk tanıştığında anlar mısın karşındaki organik midir, sera mıdır ?
böyle tam düzgün şekilli olanlar mı gdo'luydu, yoksa yamru yumrular mı ?
7 milyar ayrı parmak izi diyorum alooooooo
sen hala herkesi belli kalıplarla yargılıyosun
7 milyar ayrı dna diyorum yahu, babada, anada oğula, kızda apayrı
sen hala arkadaşına anlatıp, sence neden böyle filan, diyosun !
aşk, savaş, ihanet, ticaret, zenginlik, fakirlik, binlerce yıl önce yaşandı, bitti...
tekrarı neden sıkmaz ?
bi daha sevemem ulaaaannn, diye ölene kadar içtikten 3 ay sonra,
nasıl başka biri için bulunabilir şişenin dibi ?
7 milyar dna, 7 milyar hayattır çünkü;
her gün yenidir...
her saat yeni,
her dakika, her an yenidir...
bu satırları okurken, her ne durumdaysan ey insan,
şu andan itibaren her şey yenidir;
kafanı kaldır, nefes al, hayatı içine çek !
insanları anlamaya çalışmasan da onlara saygı duy,
ama en başta kendine...
çünkü bunu hak ediyorsun...
sevgilini dönüştürmeye çalışma...
birlikte yürürken dönüşün işte...
çocuğuna yaşayamadıklarını yaşatma...
onun yaşadıklarına saygı duy, arkasında dur...
7 milyar be 7...
istersen din kiptalarını oku, istersen csi dizilerine bak...
7 milyarın hepsinde ayrı parmak izi, ayrı dna...
pencereden dışarı bakıyosun, yukardan herkes aynı...
aşağı iniyosun, benzeşen yok...
kimi çocukluğuyla aynıdır 40ında bile...
kimini üç yıl görme tanıyamazsın...
başlı başına bi mekanizma var içinde...
bilimin trillahını kullansan yanına yaklaşamıyosun !
insansı robot yaptım diyolar, bi bakıyosun;
yanından geçmez...
nasıl uyanıyo lan bu canlı sabah ?
bu elin kolun hareket etmesi ne menem bi şey ?
düşünce diye bi şey var, başlatabiliyosun, ama bitiremiyosun !
kalp var ki, oy oy oy !
uykudan nasıl uyanıyoz en acayibi ?
stand by tuşumuz mu var lan, yatar yatmaz nası kontak kapatabiliyoz ?
hiç birine yanıtım yok, hiç birine !
işte ne zaman bi insanla ilgili kafam karışsa bunları düşünüyorum...
benden tamamen farklı bi mekanizma...
araba gibi işte yav...
kamyondan slalom beklersen devrilir...
spor arabayla ev taşınmaz...
dünün makam araçları bugün taksi bile yapılmıyo...
bi bakıyosun adama ya da kadına
taaaa topuğuna kadar çarpıyo seni,
sonra lan ben buna nasıl... alla allaaa yaaa...
doğaya mı baksak insanı anlamak için acaba ?
mevsimsiz açan çiçeği don mu vurur ?
konservesini yapabilir misin hislerinin ?
deniz aşkıyla çiftlik aşkını ayırabilir misin ?
ya da ilk tanıştığında anlar mısın karşındaki organik midir, sera mıdır ?
böyle tam düzgün şekilli olanlar mı gdo'luydu, yoksa yamru yumrular mı ?
7 milyar ayrı parmak izi diyorum alooooooo
sen hala herkesi belli kalıplarla yargılıyosun
7 milyar ayrı dna diyorum yahu, babada, anada oğula, kızda apayrı
sen hala arkadaşına anlatıp, sence neden böyle filan, diyosun !
aşk, savaş, ihanet, ticaret, zenginlik, fakirlik, binlerce yıl önce yaşandı, bitti...
tekrarı neden sıkmaz ?
bi daha sevemem ulaaaannn, diye ölene kadar içtikten 3 ay sonra,
nasıl başka biri için bulunabilir şişenin dibi ?
7 milyar dna, 7 milyar hayattır çünkü;
her gün yenidir...
her saat yeni,
her dakika, her an yenidir...
bu satırları okurken, her ne durumdaysan ey insan,
şu andan itibaren her şey yenidir;
kafanı kaldır, nefes al, hayatı içine çek !
insanları anlamaya çalışmasan da onlara saygı duy,
ama en başta kendine...
çünkü bunu hak ediyorsun...
sevgilini dönüştürmeye çalışma...
birlikte yürürken dönüşün işte...
çocuğuna yaşayamadıklarını yaşatma...
onun yaşadıklarına saygı duy, arkasında dur...
7 milyar be 7...
19 Nisan 2011 Salı
alayına gider...
-bi yeşil beşli bekliyorum, 10 tur gelmedi anasını satiim, bizim elde çift okey adam bitti !
-bırak bu işleri recep abi, okey atınca sen, bitemeyince taş, hep aynı hikaye !
-uzatma lan taş kar zibidi
-abi sürekli hakaret ediyosun, yine şekerin çıktı heralde, ayıp oluyo, yan masada babam var
-babanı al git lan dürzü !
istanbul'da bi mahalla kaavesi. giriş tarafı komple cam. masalar full, hatta her birinin yanh çekeri de tam tekmil. köşeden duman yükseliyor, karbonatlı çay her daim kabarık. ortada masadan masaya seken 20'lerinde bi genç. güneş yanığı esmer. her bi yandan çay oralet isteyenlere yetişemiyor gariban.
-bi çay istedik, iki saat oldu lan ahmet, bi boku beceremiyosun
-yettim abi, tavşan testik anca yetiştik !
tam bu sırada daldı içeri kan ter içinde bi velet, 13 bilemedin 14 yaşında
-recep abi, recep abi, koş !
-bülent, ne bu hal, noldu lan !
çocuk nefes nefese. tüm kahvenin gözü onda.. nefesini toparlasa anlatacak.. hah, dile geldi :
-mahallede yürüyolar abi !
-kim yürüyo lan, hem de bizim mahallede
-şu aşağı okulun çocukları abi, solcuların sokağı var ya orası
-dertleri neymiş
-bi tane özel ders alan öğrenci varmış, hoca ona soruları vermiş, o da arkadaşlarına
-ee bunlara ne ?
-abi bunlar zayıf almış, kopyacının arkadaşları 10.. haksızlık filan diye öğretmenin evine yürüyolarmış
-bizim mahallede hem de... vay dürzüler... toplayın lan adamları ! gerekirse 5 bin gerekirse 10 bin !
fırladılar kahveden... recebin peşinden bütün kaave...
muhtar abdullah gördü, o da takıldı peşlerine.
liseli çocukların karşısına dikildiler
-ne oluyo lan yavşaklar, şurda üç beş kişi kaldınız, hala rahat durmuyosunuz !
-recep abi ayıp oluyo, biz de bu mahallenin çocuğuyuz !
-o mahalle, bu mahalle yok lan, bizden misiniz, değilsiniz ! o zaman aynen volta.. hadi bakalım, bak yığmayım buraya bizim çocukları
yan sokaktan bi gürültü koptu. bi grup daha girdi ana caddeye.
-al işte.. sizin derdiniz ne lan esmerler ?
-recep aga, bak bugün yine adamların geldi, size burda satış yaptırmayız filan, ayıp oluyo artık. hepimiz esnafız.
-ben kimseyi göndermedim koç, adamın kurallarına uymamışsındır, gelmiştir
sonra bi sokaktan daha girdiler... bi sokaktan daha... hepsi aynı şeyi söyledi :
-biz de bu mahallenin adamıyız recep abi, burası bizim de semtimiz
karakoldan polis ekibi geldi sonra.. kalabalığı dağıttı.. recep abi kahveye döndü.. ahmet çayları tazeledi. televizyonda dizi başladı.. herkes oyununa döndü..
-bırak bu işleri recep abi, okey atınca sen, bitemeyince taş, hep aynı hikaye !
-uzatma lan taş kar zibidi
-abi sürekli hakaret ediyosun, yine şekerin çıktı heralde, ayıp oluyo, yan masada babam var
-babanı al git lan dürzü !
istanbul'da bi mahalla kaavesi. giriş tarafı komple cam. masalar full, hatta her birinin yanh çekeri de tam tekmil. köşeden duman yükseliyor, karbonatlı çay her daim kabarık. ortada masadan masaya seken 20'lerinde bi genç. güneş yanığı esmer. her bi yandan çay oralet isteyenlere yetişemiyor gariban.
-bi çay istedik, iki saat oldu lan ahmet, bi boku beceremiyosun
-yettim abi, tavşan testik anca yetiştik !
tam bu sırada daldı içeri kan ter içinde bi velet, 13 bilemedin 14 yaşında
-recep abi, recep abi, koş !
-bülent, ne bu hal, noldu lan !
çocuk nefes nefese. tüm kahvenin gözü onda.. nefesini toparlasa anlatacak.. hah, dile geldi :
-mahallede yürüyolar abi !
-kim yürüyo lan, hem de bizim mahallede
-şu aşağı okulun çocukları abi, solcuların sokağı var ya orası
-dertleri neymiş
-bi tane özel ders alan öğrenci varmış, hoca ona soruları vermiş, o da arkadaşlarına
-ee bunlara ne ?
-abi bunlar zayıf almış, kopyacının arkadaşları 10.. haksızlık filan diye öğretmenin evine yürüyolarmış
-bizim mahallede hem de... vay dürzüler... toplayın lan adamları ! gerekirse 5 bin gerekirse 10 bin !
fırladılar kahveden... recebin peşinden bütün kaave...
muhtar abdullah gördü, o da takıldı peşlerine.
liseli çocukların karşısına dikildiler
-ne oluyo lan yavşaklar, şurda üç beş kişi kaldınız, hala rahat durmuyosunuz !
-recep abi ayıp oluyo, biz de bu mahallenin çocuğuyuz !
-o mahalle, bu mahalle yok lan, bizden misiniz, değilsiniz ! o zaman aynen volta.. hadi bakalım, bak yığmayım buraya bizim çocukları
yan sokaktan bi gürültü koptu. bi grup daha girdi ana caddeye.
-al işte.. sizin derdiniz ne lan esmerler ?
-recep aga, bak bugün yine adamların geldi, size burda satış yaptırmayız filan, ayıp oluyo artık. hepimiz esnafız.
-ben kimseyi göndermedim koç, adamın kurallarına uymamışsındır, gelmiştir
sonra bi sokaktan daha girdiler... bi sokaktan daha... hepsi aynı şeyi söyledi :
-biz de bu mahallenin adamıyız recep abi, burası bizim de semtimiz
karakoldan polis ekibi geldi sonra.. kalabalığı dağıttı.. recep abi kahveye döndü.. ahmet çayları tazeledi. televizyonda dizi başladı.. herkes oyununa döndü..
sevgili günlük...
sen bizim çocukluğumuzu hatırlar mısın sevgili günlük ?
kıbrıs harekatına doğduk biz,
okula tam da darbe olduğu sene başladık...
gencecik abiler sokakta öldürülüyordu,
tepecik mahallesinin çocukları bize taş atıyordu,
onlar solcuymuş, biz sağcı...
dayımı dövmüşler bir gün, babam ölümden döndükten iki hafta sonra,
yanlış otobüse binmişler...
sabah 6.50 treni solcularınmış, 7.00 treni solcuların,
işe giderken aman dikkatmiş...
bizim mahallede bir ahmet amca vardı,
aa kürtmüş o biliyor musun,
aslında ne de iyi adammış, hayret !
biz kenan paşa'yı ülkeyi kurtaran amca sandık günlük biliyor musun,
artık sokakta adam ölmeyecek ya,
onun sayesinde diye düşündük, düşündürüldük...
darbeyi sevdiğimizden değil, kan akmasın,
tanıdık bi cümleyle "analar ağlamasın" diye...
bugün gözümün önünde ilk adam öldürülüşünün 32. yıldönümü biliyor musun ?
79'un bir nisan gecesi vurmuşlardı çocuğu,
tam da biz pencereden bakarken...
bugün ne oldu biliyor musun,
32 yıl sonra çocuklara ateş edildi yine,
nerede, neden, kimler, boşver ?
daha fazla hak,
daha fazla özgürlük,
ve daha fazla demokrasi oylamasından
sadece 7 ay sonra !
televizyonun siyah beyaz olduğu o günlerde dayımı götürmüşlerdi evden bir akşam,
üç gün dövüp pardon diye bırakmışlardı...
32 yıl sonra meslektaşlarımı aldılar evlerinden,
ve artık bırakmıyorlar da...
gecen yılı hatırlarsın ama sen sevgili günlük,
meclis grup bilmemnesinde ağlamıştı bir amca,
o siyah beyaz yıllarda ölen çocuklar için...
artık kimse ağlamasın demişti bir de...
analar korkmasa da konuşsa bugün sevgili günlük,
diyarbakır'da, istanbul'da, ankara'da...
bizim nesil acıya, kavgaya, doğdu,
darbeyle büyüdü biliyor musun günlük...
ama bu gözler o günlerde bile,
bugünkü zulmü görmedi !
unutma :
susanın günahı da zaliminkine eştir !
kıbrıs harekatına doğduk biz,
okula tam da darbe olduğu sene başladık...
gencecik abiler sokakta öldürülüyordu,
tepecik mahallesinin çocukları bize taş atıyordu,
onlar solcuymuş, biz sağcı...
dayımı dövmüşler bir gün, babam ölümden döndükten iki hafta sonra,
yanlış otobüse binmişler...
sabah 6.50 treni solcularınmış, 7.00 treni solcuların,
işe giderken aman dikkatmiş...
bizim mahallede bir ahmet amca vardı,
aa kürtmüş o biliyor musun,
aslında ne de iyi adammış, hayret !
biz kenan paşa'yı ülkeyi kurtaran amca sandık günlük biliyor musun,
artık sokakta adam ölmeyecek ya,
onun sayesinde diye düşündük, düşündürüldük...
darbeyi sevdiğimizden değil, kan akmasın,
tanıdık bi cümleyle "analar ağlamasın" diye...
bugün gözümün önünde ilk adam öldürülüşünün 32. yıldönümü biliyor musun ?
79'un bir nisan gecesi vurmuşlardı çocuğu,
tam da biz pencereden bakarken...
bugün ne oldu biliyor musun,
32 yıl sonra çocuklara ateş edildi yine,
nerede, neden, kimler, boşver ?
daha fazla hak,
daha fazla özgürlük,
ve daha fazla demokrasi oylamasından
sadece 7 ay sonra !
televizyonun siyah beyaz olduğu o günlerde dayımı götürmüşlerdi evden bir akşam,
üç gün dövüp pardon diye bırakmışlardı...
32 yıl sonra meslektaşlarımı aldılar evlerinden,
ve artık bırakmıyorlar da...
gecen yılı hatırlarsın ama sen sevgili günlük,
meclis grup bilmemnesinde ağlamıştı bir amca,
o siyah beyaz yıllarda ölen çocuklar için...
artık kimse ağlamasın demişti bir de...
analar korkmasa da konuşsa bugün sevgili günlük,
diyarbakır'da, istanbul'da, ankara'da...
bizim nesil acıya, kavgaya, doğdu,
darbeyle büyüdü biliyor musun günlük...
ama bu gözler o günlerde bile,
bugünkü zulmü görmedi !
unutma :
susanın günahı da zaliminkine eştir !
10 Nisan 2011 Pazar
fidbol...
Halit Ergenç...
Halit Akçatepe...
Halit Kıvanç...
Serdar Ortaç...
Serdar Gökhan...
Okah Yalabık...
Okan Bayülgen...
Metin Akpınar...
Metin Arolat...
Emel Sayın...
Emel Müftüoğlu...
Hülya Koçyiğit...
Hülya Avşar...
Kemal Sunal...
Kemal Anadol...
İsimlerinin aynı olduğu bile çekmemiştir dikkatinizi. Hayatınızda bir bütün olarak varlar çünkü. Münir Özkul mesela, Adile Naşit, Gülben Ergen, Tarkan adı tek, ama öyle ezberletildiği için. Ya bunlar...
Rıdvan Dilmen...
Tanju Çolak...
Alex De Souza...
Feyyaz Uçar...
Metin Tekin...
Ali Gültiken...
Aykut Kocaman...
Georghe Hagi...
Cüneyt Tanman...
Recep Çetin...
Tuncay Şanlı...
Arda Turan...
Nihat Kahveci...
Semih Şentürk...
İbrahim Üzülmez...
Gökhan Gönül...
Yayıncı kuruluş yıllardır soyadlarıyla anlatıyor hepsini.. Ama çoğu yorumcu, hoca, milli takım antrenörü filan. Ama hiçbiri muhbbete soy adıyla girmez. Hala Rıdvan, Gökhan, Oğuz - Aykut, Metin - Ali - Feyyaz, Arda, Tuncay, Nihat, Deli İbrahim.. Servetleri işadamlarından fazla. Onlarla aynı parayı kazanan adamların yanında önünü ilikler herkes. Ama Semih'le karşılaşsa sarılır, omzuna dokunur, hadi koçum der belki 10 milyon servet yapmış adama.
Futbol sokağın oyunudur çünkü, futbolcular bizim evin çocukları. Anneanneler bile üzülür tekme yediklerinde. İstediğiniz kadar değişsin statlar, arenalar. İstediğiniz fiyata çıksın biletler. Statların içi muhteşem yüzyıl seti gibi olsa da, üstümüzde kalorifer yansa da futbol halkın ayak topudur. Bunun için olay çıkar deplasman otobüsünde. Zaptedilemeyecek tek isyandır. Başbakanı değil kralı bile yuhalar canı isterse. Taraftır. Hem de tarafı güec göre değişmez, doğar, sever ve ölür taraftar. İlk formasını giydiğinde ağlar, forma tabuta örtülünce ağlatır.
Münir Özkul da candır, Hulusi Kentmen de, ayrı... Ama futbolcular bizim evin haylaz oğlanları...
Bu yüzden Lefter dedemizden büyüktür ama hala Lefter'dir.. Ama adlarının tek söylenmesi saygıyı hak etmediklerinden değil aşırı derecede sevilmelerindendir... Ayak topu halkın oyunudur... Yaşasın futbol...
Halit Akçatepe...
Halit Kıvanç...
Serdar Ortaç...
Serdar Gökhan...
Okah Yalabık...
Okan Bayülgen...
Metin Akpınar...
Metin Arolat...
Emel Sayın...
Emel Müftüoğlu...
Hülya Koçyiğit...
Hülya Avşar...
Kemal Sunal...
Kemal Anadol...
İsimlerinin aynı olduğu bile çekmemiştir dikkatinizi. Hayatınızda bir bütün olarak varlar çünkü. Münir Özkul mesela, Adile Naşit, Gülben Ergen, Tarkan adı tek, ama öyle ezberletildiği için. Ya bunlar...
Rıdvan Dilmen...
Tanju Çolak...
Alex De Souza...
Feyyaz Uçar...
Metin Tekin...
Ali Gültiken...
Aykut Kocaman...
Georghe Hagi...
Cüneyt Tanman...
Recep Çetin...
Tuncay Şanlı...
Arda Turan...
Nihat Kahveci...
Semih Şentürk...
İbrahim Üzülmez...
Gökhan Gönül...
Yayıncı kuruluş yıllardır soyadlarıyla anlatıyor hepsini.. Ama çoğu yorumcu, hoca, milli takım antrenörü filan. Ama hiçbiri muhbbete soy adıyla girmez. Hala Rıdvan, Gökhan, Oğuz - Aykut, Metin - Ali - Feyyaz, Arda, Tuncay, Nihat, Deli İbrahim.. Servetleri işadamlarından fazla. Onlarla aynı parayı kazanan adamların yanında önünü ilikler herkes. Ama Semih'le karşılaşsa sarılır, omzuna dokunur, hadi koçum der belki 10 milyon servet yapmış adama.
Futbol sokağın oyunudur çünkü, futbolcular bizim evin çocukları. Anneanneler bile üzülür tekme yediklerinde. İstediğiniz kadar değişsin statlar, arenalar. İstediğiniz fiyata çıksın biletler. Statların içi muhteşem yüzyıl seti gibi olsa da, üstümüzde kalorifer yansa da futbol halkın ayak topudur. Bunun için olay çıkar deplasman otobüsünde. Zaptedilemeyecek tek isyandır. Başbakanı değil kralı bile yuhalar canı isterse. Taraftır. Hem de tarafı güec göre değişmez, doğar, sever ve ölür taraftar. İlk formasını giydiğinde ağlar, forma tabuta örtülünce ağlatır.
Münir Özkul da candır, Hulusi Kentmen de, ayrı... Ama futbolcular bizim evin haylaz oğlanları...
Bu yüzden Lefter dedemizden büyüktür ama hala Lefter'dir.. Ama adlarının tek söylenmesi saygıyı hak etmediklerinden değil aşırı derecede sevilmelerindendir... Ayak topu halkın oyunudur... Yaşasın futbol...
28 Mart 2011 Pazartesi
yeniden hayat...
aslında her anı zamanda yolculuk olandır hayat biliyor musunuz ?
sabah bi güne uyanırsınız,
öğlen bir resim bir bakış bir koku 20 yıl öncesine götürür sizi...
akşam projeler dökülür içki masasına...
geleceğe gidersiniz...
umutla dolar içiniz, yapacaksınızdır bu kez...
sabah ışınlayıverir sizi scotty ya da her kimse...
bugünün gerçeğine...
iş yerinin ortasında hiç olursunuz her hangi bir saat
herkes size uzak...
bir el uzatsam tutan olur mu diye bakarsınız,
ne kadar yalnızsınız değil mi onca kalabalığın ortasında..
sonra bir telefon, bir mesaj, bir küçük merhaba,
nerelere götürür sizi...
bazen öğle üzeri ölsem ne olur ki dersiniz kendi kendinize,
zaten daha yapacak ne var ki,
hangi duygunun peşinden gideceğim ki;
sonra bir şarkı, cıvıy cıvıl hayat...
hayat yukarı aşağı, sağa sola, içeri dışarı, iyiye kötüye, hiç durmadan
gidip gelen o asansörde olmaktır işte...
bir düşersiniz, bir çıkarsınız...
ara katta asılı kalırsınız kimi zaman...
araf katta...
asansörde kim varsa tiksinirsiniz hepsinden
bir diş gıcırtısı bile nefret etmenize yetebilir...
bazen umrunuzda olmaz kimlerle gidip geldiğiniz...
siz ordasınızdır da ruhunuz değildir çünkü, asansör iner çıkar siz hiç bilmezsiniz...
yani demem o ki
cennet de o asansördür aslında
cehennem de...
asansörcüyü suçlarsınız, sizle inip çıkanlara kızarsınız...
sizinle aynı katta durmak istemeyenler olur, sindiremezsiniz..
ben senin için 4'te durmuştum ama...
kat hesabı yapmazsınız kimi zaman...
her kimse işte onun için...
inersiniz, çıkarsınız, inersiniz çıkarsınız, durur durursunuz, gider gidersiniz...
heeeey hey yolcular...
kalkıyor zaman asansörü...
siz binseniz de binmeseniz de
iniip çıkıyor...
bilin ki zaman makinesi de sizsiniz, asansör de...
inmek de elinizde çıkmak da, hatta durmak bile..
tek katını ıskalamayın bu hayatın,
yıllar sonra en üst kattan baktığınızda
geride görmediğiniz yer olmasın...
sallansa da, bozulsa da korkmayın, yine gider...
yeter ki; siz o yolculuğu bırakmayın..
hadi şimdi gidin, küçük tatlı bir şey yiyin, gülümseyin...
muhtaç olduğunuz umut, yüreğinizin bi yerinde mevcuttur...
bitirmeden, asansör sallanırsa eğer;
bi dostum söylemişti;
aklınızda olsun...
tutunmayın, tutun... düşmezsiniz...
sabah bi güne uyanırsınız,
öğlen bir resim bir bakış bir koku 20 yıl öncesine götürür sizi...
akşam projeler dökülür içki masasına...
geleceğe gidersiniz...
umutla dolar içiniz, yapacaksınızdır bu kez...
sabah ışınlayıverir sizi scotty ya da her kimse...
bugünün gerçeğine...
iş yerinin ortasında hiç olursunuz her hangi bir saat
herkes size uzak...
bir el uzatsam tutan olur mu diye bakarsınız,
ne kadar yalnızsınız değil mi onca kalabalığın ortasında..
sonra bir telefon, bir mesaj, bir küçük merhaba,
nerelere götürür sizi...
bazen öğle üzeri ölsem ne olur ki dersiniz kendi kendinize,
zaten daha yapacak ne var ki,
hangi duygunun peşinden gideceğim ki;
sonra bir şarkı, cıvıy cıvıl hayat...
hayat yukarı aşağı, sağa sola, içeri dışarı, iyiye kötüye, hiç durmadan
gidip gelen o asansörde olmaktır işte...
bir düşersiniz, bir çıkarsınız...
ara katta asılı kalırsınız kimi zaman...
araf katta...
asansörde kim varsa tiksinirsiniz hepsinden
bir diş gıcırtısı bile nefret etmenize yetebilir...
bazen umrunuzda olmaz kimlerle gidip geldiğiniz...
siz ordasınızdır da ruhunuz değildir çünkü, asansör iner çıkar siz hiç bilmezsiniz...
yani demem o ki
cennet de o asansördür aslında
cehennem de...
asansörcüyü suçlarsınız, sizle inip çıkanlara kızarsınız...
sizinle aynı katta durmak istemeyenler olur, sindiremezsiniz..
ben senin için 4'te durmuştum ama...
kat hesabı yapmazsınız kimi zaman...
her kimse işte onun için...
inersiniz, çıkarsınız, inersiniz çıkarsınız, durur durursunuz, gider gidersiniz...
heeeey hey yolcular...
kalkıyor zaman asansörü...
siz binseniz de binmeseniz de
iniip çıkıyor...
bilin ki zaman makinesi de sizsiniz, asansör de...
inmek de elinizde çıkmak da, hatta durmak bile..
tek katını ıskalamayın bu hayatın,
yıllar sonra en üst kattan baktığınızda
geride görmediğiniz yer olmasın...
sallansa da, bozulsa da korkmayın, yine gider...
yeter ki; siz o yolculuğu bırakmayın..
hadi şimdi gidin, küçük tatlı bir şey yiyin, gülümseyin...
muhtaç olduğunuz umut, yüreğinizin bi yerinde mevcuttur...
bitirmeden, asansör sallanırsa eğer;
bi dostum söylemişti;
aklınızda olsun...
tutunmayın, tutun... düşmezsiniz...
7 Mart 2011 Pazartesi
ahmak ıslatan...
en pis yağmurdur...
adını da birebir karşılar...
amaaan ne olacak şeker miyiz eriyelim dersin...
sırılsıklam olursun...
bir küçük şemsiye ile kurtulabilecekken...
su içinde kalırsın...
uyandığında çok geç olur...
su elbiseyi geçmiş damarlarına kadar sızmıştır artık...
ne der çinli; taşı delen suyun gücü değil damlaların devamlılığıdır...
sağanağın da bahercisidir aslında...
ahmaklığından damlalara uyanmazsın...
gök delinmiş başına çökerken...
döne döne şemsiye ararsın...
o şemsiye çoktan ait olduğu yere girmiştir...
dua et ki açılmasın...
ağlarsın sızlarsın isyan edersin...
çok canın yanınca bulut olursun...
yağmur yüklenirsin...
yağmur yüklenir senin gibi ıslananlar...
kimi görmüş kaçamamış, kimi hiç uyanrmamış...
ders almışsan eğer sen de yağmaya devam edersin...
üç beş damlayla bırakmazsın...
ya devam eden damlalarla taşı delersin...
ya ahmaklar gibi göçer gidersin...
sen yağmaya başla, gerisini düşünme...
anadolu'nun bereketi boldur...
her bir yanı yağar durur...
sen küçük bi dere olsan...
ya nehire varırsın, ya nehir gelir seni bulur...
buluta hapsolmuş yağmur damlalarına armağanımdır...
adını da birebir karşılar...
amaaan ne olacak şeker miyiz eriyelim dersin...
sırılsıklam olursun...
bir küçük şemsiye ile kurtulabilecekken...
su içinde kalırsın...
uyandığında çok geç olur...
su elbiseyi geçmiş damarlarına kadar sızmıştır artık...
ne der çinli; taşı delen suyun gücü değil damlaların devamlılığıdır...
sağanağın da bahercisidir aslında...
ahmaklığından damlalara uyanmazsın...
gök delinmiş başına çökerken...
döne döne şemsiye ararsın...
o şemsiye çoktan ait olduğu yere girmiştir...
dua et ki açılmasın...
ağlarsın sızlarsın isyan edersin...
çok canın yanınca bulut olursun...
yağmur yüklenirsin...
yağmur yüklenir senin gibi ıslananlar...
kimi görmüş kaçamamış, kimi hiç uyanrmamış...
ders almışsan eğer sen de yağmaya devam edersin...
üç beş damlayla bırakmazsın...
ya devam eden damlalarla taşı delersin...
ya ahmaklar gibi göçer gidersin...
sen yağmaya başla, gerisini düşünme...
anadolu'nun bereketi boldur...
her bir yanı yağar durur...
sen küçük bi dere olsan...
ya nehire varırsın, ya nehir gelir seni bulur...
buluta hapsolmuş yağmur damlalarına armağanımdır...
5 Mart 2011 Cumartesi
vicdan...
Gelecek korkusu...
Sıra bana da gelir mi kaygısı...
Çocuklarımıza nasıl bir Türkiye bırakıyoruz sorusu...
Alt alta sıralasan yüzlerce neden sayarsın Taksim'e binden fazla gazetecinin yığılması için.. Ama bhepsinin en birincisi tek kelimedir : vicdan...
İçinden gelmeyen bilmez gazeceti milletini...
Dünyanın hakkını savunur kendi örgütlenemez...
Dedikoducudur...
Yanındaki arkadaşı kovulunca devekuşudur...
Zaten her şeyin bir sesebi vardır...
Aslında mesleğinin gereğidir çoğu yaptığı.. Muhbirdir çünkü...
Falan yerde olanı filan bilgilerle toplar ve vatandaşa duyurur...
Haber için gözü pektir gazeteci.. Bazen kafasına silah dayasan kaçmaz, haber atlamak daha beter gelir düşününce...
Bazen korkaktır patron işlerinde...
Dünyanın en kolay yalan söyleyen insanıdır...
Habere ikna için sizi oğlunuz olduğuna ikna edebilir...
Avantacıdır bazıları..
Beleş gezilere, kokteyllere bayılır, patronun parasını saçar savurur.. Hatta iç eder kimi...
Düzene göre şekil alır bir çoğu...
Elastikidir, her iktidara uygun nizamdadır, düzene uyar bağlama telleri...
Yan masasında 10 yıl otur güvenini tam kazanamazsın...
Bir kendisidir hepsi için, 2 ile sonsuz arasındaki sıralama hep değişir...
İşe bu milletin binbir çeşit insanı koştu Taksim'e dün...
Yıllardır bu sabah baskınlarını takip edenler
Bu kez kendileri yürüdü istiklali boydan boya,
gazetecilğin istiklali çocuklarını istikbali için...
Sağcı da vardı içlerinde solcu da,
İktidarı sapına kadar destekleyenle de merhabalaştım,
Yarın öbürgün beni alırlar diyenle de...
Hepsini orada buluşturan tek ortak nokta vardı.. Vicdan
Nedim'i şahsen tanıyan da azdı içlerinde,
Ahmet'le yüzyüze muhabbet eden de...
Ama hepsinin dilinde aynı iki kelime vardı : Yok artık !
Ben korkuyla gitmedim mesela oraya...
Yürümekten çıkacak sonucu da merak etmedim...
Aklım ve kalbim yürü dedi, yürüdüm...
Eve dönünce operasyonları ilk günden bu yana destekleyenlerin yazılarını okudum...
Hala korkaklar, hala içten pazarlıklı...
Yuh artık da diyemiyorlar yok artık da...
Efendim soruşturmaya gölge düşürürmüş de,
Selahiyet açısından felahiyet açısından falan bakımından filan kaygılardan...
Pensilvanya Kasımpaşa uzlaşmazlığına mı kızdınız
Yoksa bu kadarını sizin bile mi yüreğiniz kaldırmadı, bilmiyorum ama..
Gidin "vicdan"ınızı başka yerde temizleyin...
Nedim'i de Ahmeti'i de yazılarınızla kirletmeyin...
Başka kapıya...
Sıra bana da gelir mi kaygısı...
Çocuklarımıza nasıl bir Türkiye bırakıyoruz sorusu...
Alt alta sıralasan yüzlerce neden sayarsın Taksim'e binden fazla gazetecinin yığılması için.. Ama bhepsinin en birincisi tek kelimedir : vicdan...
İçinden gelmeyen bilmez gazeceti milletini...
Dünyanın hakkını savunur kendi örgütlenemez...
Dedikoducudur...
Yanındaki arkadaşı kovulunca devekuşudur...
Zaten her şeyin bir sesebi vardır...
Aslında mesleğinin gereğidir çoğu yaptığı.. Muhbirdir çünkü...
Falan yerde olanı filan bilgilerle toplar ve vatandaşa duyurur...
Haber için gözü pektir gazeteci.. Bazen kafasına silah dayasan kaçmaz, haber atlamak daha beter gelir düşününce...
Bazen korkaktır patron işlerinde...
Dünyanın en kolay yalan söyleyen insanıdır...
Habere ikna için sizi oğlunuz olduğuna ikna edebilir...
Avantacıdır bazıları..
Beleş gezilere, kokteyllere bayılır, patronun parasını saçar savurur.. Hatta iç eder kimi...
Düzene göre şekil alır bir çoğu...
Elastikidir, her iktidara uygun nizamdadır, düzene uyar bağlama telleri...
Yan masasında 10 yıl otur güvenini tam kazanamazsın...
Bir kendisidir hepsi için, 2 ile sonsuz arasındaki sıralama hep değişir...
İşe bu milletin binbir çeşit insanı koştu Taksim'e dün...
Yıllardır bu sabah baskınlarını takip edenler
Bu kez kendileri yürüdü istiklali boydan boya,
gazetecilğin istiklali çocuklarını istikbali için...
Sağcı da vardı içlerinde solcu da,
İktidarı sapına kadar destekleyenle de merhabalaştım,
Yarın öbürgün beni alırlar diyenle de...
Hepsini orada buluşturan tek ortak nokta vardı.. Vicdan
Nedim'i şahsen tanıyan da azdı içlerinde,
Ahmet'le yüzyüze muhabbet eden de...
Ama hepsinin dilinde aynı iki kelime vardı : Yok artık !
Ben korkuyla gitmedim mesela oraya...
Yürümekten çıkacak sonucu da merak etmedim...
Aklım ve kalbim yürü dedi, yürüdüm...
Eve dönünce operasyonları ilk günden bu yana destekleyenlerin yazılarını okudum...
Hala korkaklar, hala içten pazarlıklı...
Yuh artık da diyemiyorlar yok artık da...
Efendim soruşturmaya gölge düşürürmüş de,
Selahiyet açısından felahiyet açısından falan bakımından filan kaygılardan...
Pensilvanya Kasımpaşa uzlaşmazlığına mı kızdınız
Yoksa bu kadarını sizin bile mi yüreğiniz kaldırmadı, bilmiyorum ama..
Gidin "vicdan"ınızı başka yerde temizleyin...
Nedim'i de Ahmeti'i de yazılarınızla kirletmeyin...
Başka kapıya...
3 Mart 2011 Perşembe
zaman...
prof. dr. hayat'ın verdiği reçetede hep ilk sıraya yazılır zaman...
kime sorsanız en iyi ilaçtır...
unutmak için, iyileşmek için, büyümek için, intikam için, nehirden geçen cesetleri saymak için, karar vermek için, kaytarmak için...
birini beklerken alışveriş merkezinin girişinde 1 dakikası bitmek bilmeyen...
sevdiğinle kolkola yürürken yanınınzdan koşarak giden...
zaman...
münir özkulların samimiyetinden
polat alemdarlara bizi getiren yılların adı...
zaman...
hani şu herkesin günün 10 saatinde geçsin diye beklediği...
ama ömrün sonlarına doğru elinden gelse dünyadaki bütün saatleri durdurmaya çalıştığı şey..
zaman...
hani her yapmadığımız şeyde yokluğundan şikayet ettiğimiz
kendini savunma hakkı olmayan olağan şüphelimiz...
kitap okumamamızın, film izlemememizin, sevgilimize bir çiçek almayışımızın sorumlusu...
zaman...
kentin dört bir yanında koca koca saatlerle kendini hatırlatan...
en çok da yok sayıldığında var olan...
zaman...
durdurulamayan ama enine genişleyebilen...
aslında isteyene bol bol kendinden veren...
bonkör, karşılık beklemeyen, geniş gönüllü dost...
zaman..
bak saat gecenin biri...
yazmak için en uygun, zaman...
kısa keseyim... boşa gitmesin...
dünyadaki en değerli şey... zaman...
borsacı ağzıyla değil... gönül gözüyle..
sıkıldığın bir iş yerinde tek bir gün fazladan kalma diyen dost... zaman...
kiminle ne derdin varsa söylemeni isteyen... zaman...
aldığın her nefesin kıymetin bil diyen... zaman...
vakit geçirmeye değil, güne sığmaya çalış...
kendini ihmal etme, sevdiklerini boşa üzme..
taksimetreyi kapatmadan taksiden inme...
kaçma, saklanma, korkma...
o hep senin yanında... en iyi dostun... zaman...
karar al.. uygula... gül.. ağla.. eğlen.. hata yap...
sonra yat.. uyan..
bak dünyanın en güzel bankası sana yeni bir kredi açmış...
çünkü aslında hem ruhuna huzur veren gece...
hem doğan güneştir zaman...
zamanın her saniyesini değerli kılan canım karıma ve kızıma...
kime sorsanız en iyi ilaçtır...
unutmak için, iyileşmek için, büyümek için, intikam için, nehirden geçen cesetleri saymak için, karar vermek için, kaytarmak için...
birini beklerken alışveriş merkezinin girişinde 1 dakikası bitmek bilmeyen...
sevdiğinle kolkola yürürken yanınınzdan koşarak giden...
zaman...
münir özkulların samimiyetinden
polat alemdarlara bizi getiren yılların adı...
zaman...
hani şu herkesin günün 10 saatinde geçsin diye beklediği...
ama ömrün sonlarına doğru elinden gelse dünyadaki bütün saatleri durdurmaya çalıştığı şey..
zaman...
hani her yapmadığımız şeyde yokluğundan şikayet ettiğimiz
kendini savunma hakkı olmayan olağan şüphelimiz...
kitap okumamamızın, film izlemememizin, sevgilimize bir çiçek almayışımızın sorumlusu...
zaman...
kentin dört bir yanında koca koca saatlerle kendini hatırlatan...
en çok da yok sayıldığında var olan...
zaman...
durdurulamayan ama enine genişleyebilen...
aslında isteyene bol bol kendinden veren...
bonkör, karşılık beklemeyen, geniş gönüllü dost...
zaman..
bak saat gecenin biri...
yazmak için en uygun, zaman...
kısa keseyim... boşa gitmesin...
dünyadaki en değerli şey... zaman...
borsacı ağzıyla değil... gönül gözüyle..
sıkıldığın bir iş yerinde tek bir gün fazladan kalma diyen dost... zaman...
kiminle ne derdin varsa söylemeni isteyen... zaman...
aldığın her nefesin kıymetin bil diyen... zaman...
vakit geçirmeye değil, güne sığmaya çalış...
kendini ihmal etme, sevdiklerini boşa üzme..
taksimetreyi kapatmadan taksiden inme...
kaçma, saklanma, korkma...
o hep senin yanında... en iyi dostun... zaman...
karar al.. uygula... gül.. ağla.. eğlen.. hata yap...
sonra yat.. uyan..
bak dünyanın en güzel bankası sana yeni bir kredi açmış...
çünkü aslında hem ruhuna huzur veren gece...
hem doğan güneştir zaman...
zamanın her saniyesini değerli kılan canım karıma ve kızıma...
24 Şubat 2011 Perşembe
seri katil...
"Bu işten en fazla kim çıkar sağlıyor ?"
"Cinayetler arasında bir bağlantı var mı?"
Efendim doğum yılının üçüncü hanesinde 7 yazanlar olarak bu cümleleri duyarak büyüdük.. Amerikan filmlerinde dedektif ya da FBI abileri olay mahalline gelir, incelemesini yapar ve sonra jaluzisinden kenti panaromik olarak gözler önüne seren büroda bu sorulara yanıt arar.. En çok da Agatha Christie roman uyarlamalarında çıkar karşımıza..
Dünya haritasını düz olarak masaya koyduğunuzda tam ortanın altına denk gelen bölümler yanıyor bugünlerde.. 30 yılda olmayan accayip şeyler birkaç hafta içinde oldu, oluyor...
Ülkesinde kendinden habesiz kuş uçmadığını düşünen kelli felli, allı güllü liderler birer birer alaşağı ediliyor..
Televizyonlarda binbir uzman şudur budur, teknolojinin gelişimiyle birlikte yıllardır baskı altında tutulan toplumların kontrolünün güçleşmesi filan diye anlatılıyor.. Kimi de büyük ortadoğu procesi filan tarihi süreçten alıyor getiriyor.. Ülkelerin geçmişine bakmadan bugününü........ vesaire...
Uzun izadıya tartışacak bir şey yok.. Yukarda iki soru var.. Biriniz Hercules Poirot olun, diğeriniz Sherlock Holmes, üçüncü arkadaşınız da Dedektif Mathews,, sonra daha yakından bakın.. Ve o soruları kendinize sorun...
Bendeniz halkın kendi hakkı için mücadele etmesini, müthiş destekleyen bi kişi olarak, tüm bölge insanının aynı hafta bilinçlenmesini çok şairane buldum.. Ne güzel dii mi, yan ülkedeki insanlar isyan ediyo,, hooop "hadi biz de edelim madem. bak yapan nasıl da yapıyor" diyorsunuz veeee al sana devrim... ne mutlu...
siz cevabı düşünürken bi yakın anımı paylaşayım.. geçen takside radyo dinleyerek gidiyorum.. taksiciyle radyo dinliyoruz ama muhabbet yok.. dünya tarihinin en fazla iz bırakan seri katili demişim kendi kendime.. tam o sırada kaddafi'nin petrolle ilgili tehdidini anlatıyodu spiker arkadaş... taksici bana döndü "...na koyaydım isyanlarının abi" dedi, "mazota yine hayvan gibi zam geldi"...
yaşşa be kardeşim dedim... buldum.. katil mazot !
"Cinayetler arasında bir bağlantı var mı?"
Efendim doğum yılının üçüncü hanesinde 7 yazanlar olarak bu cümleleri duyarak büyüdük.. Amerikan filmlerinde dedektif ya da FBI abileri olay mahalline gelir, incelemesini yapar ve sonra jaluzisinden kenti panaromik olarak gözler önüne seren büroda bu sorulara yanıt arar.. En çok da Agatha Christie roman uyarlamalarında çıkar karşımıza..
Dünya haritasını düz olarak masaya koyduğunuzda tam ortanın altına denk gelen bölümler yanıyor bugünlerde.. 30 yılda olmayan accayip şeyler birkaç hafta içinde oldu, oluyor...
Ülkesinde kendinden habesiz kuş uçmadığını düşünen kelli felli, allı güllü liderler birer birer alaşağı ediliyor..
Televizyonlarda binbir uzman şudur budur, teknolojinin gelişimiyle birlikte yıllardır baskı altında tutulan toplumların kontrolünün güçleşmesi filan diye anlatılıyor.. Kimi de büyük ortadoğu procesi filan tarihi süreçten alıyor getiriyor.. Ülkelerin geçmişine bakmadan bugününü........ vesaire...
Uzun izadıya tartışacak bir şey yok.. Yukarda iki soru var.. Biriniz Hercules Poirot olun, diğeriniz Sherlock Holmes, üçüncü arkadaşınız da Dedektif Mathews,, sonra daha yakından bakın.. Ve o soruları kendinize sorun...
Bendeniz halkın kendi hakkı için mücadele etmesini, müthiş destekleyen bi kişi olarak, tüm bölge insanının aynı hafta bilinçlenmesini çok şairane buldum.. Ne güzel dii mi, yan ülkedeki insanlar isyan ediyo,, hooop "hadi biz de edelim madem. bak yapan nasıl da yapıyor" diyorsunuz veeee al sana devrim... ne mutlu...
siz cevabı düşünürken bi yakın anımı paylaşayım.. geçen takside radyo dinleyerek gidiyorum.. taksiciyle radyo dinliyoruz ama muhabbet yok.. dünya tarihinin en fazla iz bırakan seri katili demişim kendi kendime.. tam o sırada kaddafi'nin petrolle ilgili tehdidini anlatıyodu spiker arkadaş... taksici bana döndü "...na koyaydım isyanlarının abi" dedi, "mazota yine hayvan gibi zam geldi"...
yaşşa be kardeşim dedim... buldum.. katil mazot !
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
