12 Kasım 2011 Cumartesi

günah...

cem'i nasıl bilirdiniz?
iyi bilirdik!
hakkınızı helal eder misiniz?
helal olsun!
peki... cem, sen eder misin?
...............
sebahattin abi, sen edebilir misin abi?
sessizlik.. sonsuzluk... çünkü cem emir ve sebahattin yılmaz cevap veremeyecekleri bir yere gitti...
birden.. helalleşemeden...
birkaç dakika önce çıksa otelden yıkımın haberini yapacaktı belki,
ama ikisi de acı haber oldu arkadaşlarına...
zaten ancak öyle haber olabilirdi ya, ölerek...
ölmese kimin umrunda olurdu ki, son anda kurtulduğu?
zaza kemali tanır mısınız mesela;
kuzey ıraka habere gitmişti, otomobile kurşun yağdı...
üç parmağı yok bugün...
parmaksız kameraman...
o arabada mesut gengeç de vardı, başını sıyırdı kurşunlar...
görüntüleri vardı saldırının hatırlarsınız belki...
ama 15 sene öncesini bilmezsiniz...
sürekli aydınlık için 1 dakika karanlıktı ya hani ülke,
az daha o karanlıkta yok ediyordu polis.. ölümden döndü...
bostancı baskınını bilirsiniz hepiniz... canlı yayında çatışma.. vay vay vay...
ilhan kandaz ve emre canbay adını duydunuz mu peki,
kafalarını sıyırdı mermi...
gencecik bir çocuğa saplandı...
emre akşama kadar çekime devam etti...
hilmi, cumhur, levent...
gürcü milisler delik deşik etti cipi...
leventin bir gözü yok...
hilmi mesleği bıraktı....
cumhur hala alanda...
türkiyeye döndüklerinde ilk ne duymuşlardı bilir misiniz?
"oğlum ne diye gidiyosunuz lan o tehlikeli alana?"
gitmeselerdi...
siz hiç haber dönüşü hesap kapattınız mı?
50 kuruşun hesabı soruldu mu sizden?
50 santim kar haberine giderken, clio kiraladınız mı mesela?
bu yönünü hiç görmediniz...
ama çekme lan diye ağzına vurdunuz mesela,
ya da köşe yazarlarının hıncını onlardan çıkarmak için statta para yağdırdınız!
sizin için yarı bellerine kadar suya girdiler,
çıkar çıkmaz mahalleden kovdunuz!
belki patronları arkalarında dursa yapamazdınız,
ama onlar yöneticileri için hiç var olmadılar işte,
maaş defterinde bir kelle, tabldotta bir tabak...
hala isimleri ölünce biliniyor...
uzattıkça içim daralıyor...
ben bunları yazarken,
cemin arkadaşları hala enkaz başında,
eksi 10 derecede türkiyeye haber veriyor...
kimi de feribot peşinde...
canı pahasına...
ben bunları yazarken,
sebahattin abinin ekranında "burada laf çok" yazıyor
uzun yıllar yöneticilik yapmış biri olarak benim de meselem bu işte...
bende de yazacak yer çok,
ama yatacak yer var mı? orası meçhul...

10 Kasım 2011 Perşembe

Sait ile Mustafa...

Size kamyoncu sait'i anlatmıştım hatırlar mısınız?
Benim dedem...
Ondördünde Bayburt'taki evinden çıkmış, Ankara'ya kadar yürümüş...
Gece gündüz, 14 gün...
Tek bi tanıdığı bile yok, korkmamış...
Dikine giden bir adam, inatçı...
Para tutmaz, paylaşır, eşe dosta dağıtır...
Dindar adamdı, abdest almadan mevlit programı izletmezdi bize...
Kamyonuyla taş taşır, koca omuzlarıyla indirirdi koca kayaları...
Dil tarih coğrafya fakültesinde emeği var Allahına kadar...
Sel varmış bi gün, kamyonuyla dereden geçerken görmüş onu ilk kez...
Makam arabası dereyi geçememiş, kalmışlar öylece...
Koşmuş indirmiş otomobilden vurmuş sırtına Gazi'yi...
Dereyi omzunda geçirmiş...
İnat adam dedim ya, durdan sustan anlamazmış...
Biz kimsenin sırtında gelmedik buralara çocuk demiş Gazi,
Ama bir ülke sizin sırtınızda paşam demiş kamyoncu sait,
bir gün de biz sizi taşıyalım...
50 lira mı kuruş mu para mı artık neyse
öyle bir para vermiş dedeme Gazi, sırtını sıvazlamış...
Her anlatışında ağlardı Kamyoncu Sait,
boşver karaoğlan ders kitaplarını.
karga kovalamaları, özlü sözleri...
Gazi Paşa bu ülkeyi sırtında taşıyan adamdır, derdi...
İnat adamdı Kamyoncu Sait, zor adamdı, kimseye eyvallahı yoktu...
Ama Gazi Paşa öl dese l'yi duyamadan ölürdü...
Ne yalandan Anıtkabir defterine yazılanlardır benim için Mustafa Kemal,
Ne röfleli saçların sahte gözyaşlarıdır...
Cumhurbaşkanı değildir benim gözümde Gazi Kemal,
Yaptıklarını savunmak da haddime değil...
Hayatta en çok dedemi sevdim ben...
Onun sırtında taşıdığı adamın,
benim başımın üstünde yeri var...
Beni duyuyorsan rahat uyu Kamyoncu Sait,
Biz bu dünya üzerinde var oldukça,
Ata'nın yeri başımızın üstüdür...

7 Kasım 2011 Pazartesi

bayram...

herkesin bayramı kendine...
nasılsa bana her gün bayram...
ilk bayramımı hiç unutmam...
sene 80lerde bir gün...
çubuklu başkente gelecek.. anneden ilk kez izin çıktı...
rakip ezeli, kader ebedi...
aylardan ramazan, çocuk yaşta oruç tutuyorum...
hayatın günahları kendime, sevapları fenerbahçe'ye
orucum uğur getirsin yarabbim... amin...
yaz sıcağı,, kafada kağıt şapka...
sabır, çubuklu aşkına...
ilk yarı parçalılar attı, mağlubuz... devrede küçük hüseyin ısınıyor...
antebin baklavadan bile güzel bi şeyi varsa bu kumral bıyıklı adam...
öyle dedi istanbuldan gelen göbekli abi...
uyumayacakmışız, bağıracakmışız...
adam haklı beyler...
ikinci yarı kumral bıyıklı attı golü..
lakabı küçük yüreği dağlarla...
sonrası malum, penaltılar, yaşar simoviç, iftar geldi bi yudum su iç...
kupa havaya, sarıl babaya...
ilk bayramımı hiç unutmam...
geceden koymuşum triko formayı başucuma...
sonrası bir ömür başımın üstünde...
küçük hüseyin yok ya artık, emaneti bende...
ilk bayramını unutan var mı içinizde?
hele siz, kadıköylüler...
kimin elinden tutmuştunuz o kutsal gün, babanızın mı?
yoksa karşı komşu sami abi mi götürmüştü?
belki evden kaçmıştınız, trenle kızıltoprak, sokak arasından kalabalığa karışarak...
belki suadiyeden yürüdünüz caddeyi, boydaaan boya... vay ki vay keyfe bak...
papazın çayırında izleyen bile vardır içimizde belki...
belki kiminizin aklı kesmez kemikli adnanlı günleri...
ama herkesin bir bayramı var işte... ilk bayram... çubukluyla ilk buluşma...
bak bu bayram nasıl da denk geldi değil mi?
hepimiz 6 kasımı andık, gururlandık!
peki bugün günlerden ne bilir misiniz?
aslıda bilseniz nasıl da sevinirsiniz...
yıllaar yıllar önce bir 8 kasım işte...
çubuklu yasta, başlar önde...
daha üç gün önce çuvalla gol yemişiz çeklerden...
efendim samiyen'de hayır gelmezmiş bu beklerden...
8 kasım 1992 kimbilir hanginizin ilk bayramı?
kimbilir kaçınız ilk kez samiyendeydi
11 numara örümcek ağlarını temizlerken?
aklından çıkıveriyor işte insanın...
ben ilk bayramımı hiç unutmam...
çünkü çubukluyla her gün ilk bayramdır bana...
çünkü o gün o topu çatala takan adam...
bugün hala buradadır...
çocukluğumda insan üstü goller atan adam,
çocuğumun kocaman kahramanıdır...
ve bugün daha büyük bir mücadelenin başındadır...
ona sorsanız bu formayı giydiği her gün bayramdır...
ona sorsanız dünya döndükçe,
her sabah özgürlüğe doğar fenerbahçe...
tarih 5leri altıları not etse de,
televizyonlar dün bugün o golleri verse de,
gerçek bayram direniş günleridir fenerbahçeliye...
gerçek bayram küllerinden doğduğu gündür çubuklunun...
ve şimdi yine direnişin,
şimdi yine dirilişin günüdür...
bugün artık herkes aykut,
çubukluyu giyen her yürek kocamandır...
iyi bayramlar aykut ve adamları,
iyi bayramlar özgürlüğüne perde çekilenler,
iyi bayramlar kara deryaların fenerleri,
iyi bayramlar kalbinde fenerbahçeyi yaşatanlar...
vamos yani...
hasta la victoria siempre...
ihtiyar fenerbahçelinin de dediği gibi;
ebediyete kadar kendine yet fenerbahçem,,,
çünkü senin varlığın bayramın ta kendisidir...

1 Kasım 2011 Salı

miras...

şair ne diyor sevdiğine;
ben sende bütün aşklarımı temize çektim...
bu direncin öyküsü budur işte...
acıların, söylenemeyenlerin, isyanların temize çekilmesi...
umutların, sevdaların, tek yürekte toplanması...
nasıl milyonların bir ortak sevdası varsa,
bu da bütün yazıların ortak duygusudur işte...
bu satırların yazarı sulu gözlü bir adamdır...
babasına sarılan kız çocuğu görse ağlar, oğlunu arayan bir anaya dayanamaz...
bu satırların yazarı sizlerle dertleşir durur buralarda...
acısına ortak eder eşini dostunu...
ömründe hiç görmediği insanlar omuzlayıverir derdini tasasını...
dünyanın öbür ucundan gencecik bir kız çocuğu iki kelam eder yazısına...
ya da adanadan bir ağa... safi yürek...
bir kız babası onun satırlarıyla döker tuttuğu gözyaşlarını...
bir evlat anasına sarılarak okur içini döktüğü satırları...
19 temmuzu hatırlar mısınız mesela,
basrileri, lefterleri, canları fikretleri anmıştık hani,
tek tek kutlamıştık bayramlarını...
hani oğluna forma almak için cebindeki son parayı veren asgari ücretliyi,
sarı lacivert ipleri şişiyle sevdaya döken anneleri...
sevdiği sevinsin diye çubuklunun kazanmasını isteyen genç kızı,
 ya da fenere gol atanlara küfür yağdıran anneanneyi...
ilk maça kimleri çağırmıştık hatırladınız mı?
küçük hüseyin gelmişti kale arkasına,
maratonda basri dirimliliyle karşılaşmıştı bozkurt...
kalpaklı kansu numaralı da ayetullah beyi görüp nasıl da şaşırmıştı?
yüreğiyle gören erdal abi gözü kulağı eşrefiyle migros alttaydı yine...
kemik değil miydi o sarı lacivert şampiyon feneri başlatan...
adnan abi haala feener feener diye tek tip...
sonra takıma destek gereklmişti de kimler koşmuştu maratonun altındaki mağazaya,
üç küçük velet oradaymış, ben görmedim...
şu bir şey almasak da desteğe geldik diyen işçiye yetiştim ama,
bir de haftalıklarını biriktiren şu garson çocuk...
hadi hepsi neyse de, bizim ercan adana kebabı masada bırakıp kalkmış ya yetişmek için!
bugün kimseyi çağırmamıştım oysa...
bizbize izleyelim istedim...
bakalım altından kalkabilecek miyiz yükün dedim,
mirasa sahip çıkabilecek miyiz görelim istedim...
rica ettim zeki rızalardan lefterlerden canlardan,
ben sizi onbire koydum ama siz uzaktan izleyin dedim...
yanlışım varsa düzeltin...
11 tane basri gördüm bugün... 11 tane lefter...
küçük hüseyin, cemil, can, fikret...
11 tane hanife teyze gördüm...
sahada çubuklu forma ören...
11 tane erdal abi saydım...
sahada yüreğiyle gören...
11 tane seyit onbaşı gördüm sahada...
11 tane mustafa 11 kemal...
11 tane CAN gördüm, 11 tane ER...
kenarda bir kocaman adam ilişti gözüme...
forma numarasını hatırladım: 11...
11 değil aslında onlar işte: iki tane bir...
1 tribün, 1 takım...
çünkü artık çubuklu için herkes tek yürek...
çünkü artık çubuklu için herkes bir...
artık her maç hepimiz oradayız...
her kim bir koltuğu boş bırakıyorsa...
biz onun açığını hepimiz kapatıyoruz..
her kim sahadan atılıyorsa,
arkadaşlarını onun yerine daha çok koşuyor...
yıllarca beklemiştik ya işte...
sahaya yüreğini koyan takım diye...
bizi bir kişi eksilterek alt etmeyi düşünen varsa,
artık mecaz değil gerçekten bin geliyoruz...
sahadaki her kardeşim...
hepinizin önünde saygıyla eğiliyoruz...
koç gibi adam kaptanı nasıl öptüyse
hepinizin alnından öpüyoruz,,,
çünkü farkındayız...
çünkü biliyoruz...
kulakların çınlasın hasan ali...
artık sahiden çoğalarak geliyoruz...
bu mirası babadan aldık
evlada gurunla taşıyoruz...

31 Ekim 2011 Pazartesi

ne çe...

13 yaşındaki halinizi hatırlıyor musunuz?
cıvıl cıvıl, neşeli, ele avuca sığmaz...
ortaokuldaydınız muhtemelen, cam kenarı dördüncü sıra...
derste öğretmen arkasını döndükçe hülyayla şakalaşıyordunuz...
13 yaşındaki halinizi hatırlıyor musunuz?
muratın doğumgününe gitmek için izin istemiştiniz,
babanız olmaz demişti de anneniz destek çıkmıştı size...
bir şartla izin çıkmıştı hani,
babanız kapıya kadar bırakacak, oradan alacaktı!
kendi rızanızla gidecektiniz ama, o kadar işte...
sonrası ananızın babanızın güven veren gölgesi...
13 yaşındaki halinizi hatırlıyor musunuz?
kendi rızanızla kıyafet seçebilir miydiniz acaba,
ya da ne bileyim, akşam yemeğinde ne yiyeceğinizi?
siz 13 yaşında babasız kaldınız mı hiç?
O kaldı, şairin dediği gibi kör oldu;
kalmadı mı yoksa, anası babası var mıydı?
merak ettiniz mi hiç?
bu gün haberleri dinlediniz,
adını öğrenemidiniz: şu kadarı var elinizde : n ve ç...
adınızı hiç google'da baş harflerinizle aradınız heeeyyy?
hakimler savcılar huhukçu abilerim
baş harflerinizi yazsanız google sizi tanır mı?
O'nu tanıyor, biliyor musunuz? hem de yüzlerce sayfa....
siz sayın doktor mehmet bey...
haberi gündüz okudunuz, sizin de 15 yaşlarında kızınız var ya, içiniz yandı...
ama bu akşam sadece bayramda ne yapacağınızı düşünüyorsunuz!
siz türkiyede kadının çektiği acıyı en iyi bilen sosyolog hanımefendi,
iki baş harf için sokağa çıkıp yürür müsünüz?
isminizi verdim alınmayın abilerim ablalarım...
sizden farklı değilim.. bu utanç benim.. bizim... hepimizin...
4 tane mahkeme yargıcına yüklenebiliriz...
ya da yargıdan başka her şeye yaran tay'a!
sabaha kadar uyku girmez belki gözümüze sinirden...
ama ya iki gün sonra, hadi bilemedin 5...
13 yaşındaki halinizi hatırlıyor musunuz?
iyi tutun aklınızda...
hiç çıkarmayın...
çünkü O hep 13 yaşında kalacak artık...
hayatının bundan sonrası yok...
ne yaşarsa yaşasın hiçlik...
bundan sonrası bir n bir de ç...
hiç öğrenemeyeceğiz.. belki nuran, belki nermin...
utanması gereken oymuş gibi gizlenecek hep...
yok hayır beklemeyin...
davada adı geçen 26 kişiye hiç değinmeyecek bu yazı...
suçu onlara atıp kurtulmaya çalışmayacak...
yargıtay hakimine bilmem ne mahkemesine sövüp rahatlayamayacak...
sen sustukça arif alpaslan akkuş efendi,
sen korktukça sesini çıkarmaya...
o iki harfe niceleri eklenecek...
alfabenin her harfi tek tek kazınacak kafana başka başka çirkinliklerde...
13 yaşında efendiler,,, 13...
bizim evladımızı bakkala göndermeye korktuğumuz çağında...
hem de kendi rızasıyla ha...
hiç kaçma türkiye...
bu utanç hepimizin...
ve eğer ses çıkaracaksan google'da baş harflerinde bulunmadan çıkar...
çünkü bu ülkede babası öldüğün için kör olan n değil ç değil...
insanlıktır...
gözleri kararan sadece 26 hayvan değil, topyekün vicdandır...

25 Ekim 2011 Salı

sözün başladığı yer...

Bu satırları okumaya başlamadan önce, kapatın gözlerinizi...
burnunuzu tıkayın iki parmağınızla, ve ağzınızdan nefes almayın...
tıkanıklık, nefessizlik, karanlık...
öyle zor işte enkazın altında kalmak...
her kime laf edecekseniz bu günlerde, aynısını yapın bunun,
gözünün ağzınız burnunuz tıkalıyken düşünün sözlerinizi...
yapabiliyorsanız ölün sonra...
ancak ölünce anlayabilirsiniz çünkü gidenleri, başkası yalan...
çünkü ölüm zordur efendiler...
çünkü ölmek çok zordur...
yitirmek de öyle...
annesi babası öldüğünde altmışında da olsa yetimdir insan...
evlat 80inde de olsa ölümünün acısı tarif edilemez...
eğer gidenin ardından bile nefret kusabiliyorsak artık...
enkazın altındakiler çıkmadan üzerinde tepinebiliyorsak...
ve ölüm üzerinden bile kırabiliyorsak bir diğerini, anlayın ki asıl biz ölüyoruz...
nereden geldik bu günlere... nasıl geldik?
nasıldık küçükken hatırlıyor musunuz?
kapısı kilitlenmeyen evlerden, münir özkullardan, zeki metinlerden...
bizim ailede, aile şerefinde ağlayan ırkın ahvadı mıyız gerçekten,
vecihi'ye hep birlikte kahkaha atan biz miydik?
yüreğimin sesini bastırıyorum iki gündür...
ama öyle güçlü bağırdı ki çıkarmadan edemedim şuncasını...
hangi din emreder depremzede'ye "gördün mü ilahi uyarı" diyebilmeyi?
hangi milliyetçilik ayırdedebilir tonlarca betonun altındaki el kadar yavrunun uyruğunu?
kefenin içinde din hanesi yazar mı efendiler?
musalla taşına bayrak sarılır mı?
gidin 4 kitabı okuyun abilerim ablalarım, çevirilerine bakın saatlerce,
nerede yazar kul hakkından daha büyük bir günah?
bu kadar mı yabancı olduk birbirimize?
bu kadar nefret edebilir miyiz sahiden kapı komşumuzdan?
hani geçen gün şehitlere yas tutarken sormuştuk ya;
ya o çocuğun bize küfreden biri olduğunu öğrenirsek diye?
kurşunların vurduğu o yürek de biziz heeeyyyy...
enkazın altında sesimi duyan var mı diyen de!
bu kadar mı zor acılar tazeyken susmak...
bu kadar mı zor nefretimizi iki gün daha bastırmak?
ne zaman kararttık bu kadar gözümüzü,
ne zaman perdeler indi içimizden fışkıran güneşlerin önüne?
hani kıyık müzikler eşliğinde izlediğimiz diziler var ya,
ağalı beyli heybetli, bolca güzel esmerli...
onlar öldü işte van'da...
başrolde değillerdi ama, rol yapmıyorlardı...
bir de müzik çalmıyordu üzerlerinde...
ve ne yazık ki haftaya devamı yok...
tekrarı da...
çoktan unutulacaklar...
ama kulağınız da bir yankısı kalacak enkaz altındakilerin...
sesimizi duyan var mı diye...
işte asıl "o ses"tir türkiye...
yarından sonra biraz sakinleyecek depremin acısı...
unutalacak hayatın doğusunda kalanlar...
bizi birbirimizden nefret ettirenler önümüzdeki maçlara bakacak..
onlara tek diyeceğim var;
aslolan hayattır demiştik ya abiler,
bir de onu nasıl yaşadığındır işte...
çünkü ne yaparsan yap bir gece bitiverir aniden.. ya da bir pazar öğleden sonra...
iş ki geride bir onurlu iz bırakasınız...
bu gece cam açık yatın mesela, yorgan örtmeden...
belki biraz anlarsınız...
ve siz nedenini bile bilmeden birbirinden nefret edenler...
ve biz nedenini bile bilmeden ötekinin ölümüne sevinenler...
birimiz zekiysek ötekimiz metiniz be...
hala sormayacak mısınız; neden hep biz ölüyoruz ulan diye?
o kerpiç, o az beton, o kolonsuz evlerden kınalarla uğurlanıp dönmeyen de biziz,
o ev başına çöken de...
o enkazın altında biz varız.. hepimiz..
o bölgeye tırlar dolusu giden kazak çorap ekmek su biziz.. hepimiz... 
17 ağustosa benzemesin bu acı...
üç gün sonra unutulmasın...
bak hepsine inat topladın yine tonlarca yardımını...
parandan önce yüreğini gönderdin o topraklara...
bak yine karşıdan karşıya geçiyoruz işte hep beraber...
sıkı tut kardeşinin elini.. sakın bırakma...
hep acılarda duyarsın ya o sözü...
bu kez inanma...
burası sözün bittiği değil, başladığı yerdir!

22 Ekim 2011 Cumartesi

acı...

7 bin 600 gün... belki biraz daha fazla...
bu kadar uzun bu kadar kısa sürdü hayatları...
20 bin kez acıktılar ortalama...
30 bin bardak su içtiler...
kaç kez kuru fasülye yediler bilmiyorum...
ya da kaç kez kavga ettiler arkadaşlarıyla...
aşık oldular mı acaba, fırsat bulabildiler mi?
kesin bir platonik durumları olmuştur...
yan sınıftaki selma'ya mesela...
belki kavgacı lanet herifin tekiydi bi tanesi,
belki birkaçı...
mahalleden gelip geçenlere sataşırlardı..
olur mu olur!
belki öyle böyle fanatik değildi istanbullu olan...
beni daha çok fenerliler okuyo ya;
kadıköyün müdavimiydi belki...
cimbomun takım otobüsünü taşlamıştı 4 sene önce...
süreci bu günlere getirenler günlerdir yazıyo işte orda burda...
herkesin dilinde bir anne...
nasıl dayanırdı o analar bu acıya...
nasıl beklenirdi sabaha kapı çalacak mı diye titreyerek!
çatışmayı duyunca telefonlara giderdi ya eller,
açılmayınca umutlar nasıl sıcak tutulabilirdi!
her birinin ne sıcak öyküleri anlatıldı...
hepsi birer kahramandı..
o kahramanlardan kaçı bizden iş istedi kimbilir askere gitmeden?
kaçına küfür ettik arabamızın önünden geçti diye?
oysa şimdi pırıl pırıllar hepimizin gözünde,
sudan berrak, beyazdan daha ak...
bizim için öldüler diye mi acaba?
yoksa kendi acımızı onlar üzerinden mi yaşıyoruz?
onlar üzerinden mi temizliyoruz ruhlarımızı, vicdanımızı
neden yüceltiyoruz onları...
gerçekten onlara saygıdan mı?
eğer öyleyse..
bitsin diye ne yapıyoruz mesela...
statta siyah giyiyoruz, slogan, küfür. vee rahat vicdanlar...
bi bayrak alıp yürüyoruz.. isyan slogan...
bombalıyoruz. ateş ediyoruz... yeni ölüler.. genç ölümler...
sokakta liselilere bakıyor muyuz mesela?
gencecik haşarı, otobüste bize yer vermeyen liselilere...
3 yıl sonranın potansiyel şehitlerine...
üniversitede iş yerinde aralıkta kısa dönem gidecek arkadaşımız mesela...
döneceğinden emin miyiz?
dönmezse ne olur? üzülürüz. ağlarız. gömeriz.. sonra?
üzülmeyi ağlamayı epey öğrendik...
uzman olduk yas tutmada...
peki ya ölümleri durdurmak için ?
onlar canını verdi ya bizim için...
canını diyorum.. hayatını...
biz kendi önceliklerimizden vazgeçebilir miyiz?
kendi ön yargılaramızı aşabilir miyiz çözüm ararken?
egomuzu yenebilir miyiz vatan millet barış adına?
ölümler bitsin diye nefretimizi öldürebilir miyiz?
çukurca şehitleri... her biri kardeşim...
belki küfür ettiler bana 3 yıl önce...
belki vapur kuyruğunda önüme geçti biri...
helali hoş olsun...
hoş görebilecek miyiz şehit olmadan insanları?
günlerdir anneler üzerinden köşe dolduran abiler ablalar,
analar ağlamasın diyeeeee politika yapanlar...
bi kaç sorum olacak...
kaç kez ateşlendi acaba uykusunda çukurca şehidi mustafa,
kaç kez üstünü açtı reşit?
hangi yemeği en çok sever hüseyin?
mahallede en çok kimle kapıştı birol?
hangi ilaca alerjisi var mesut'un
ortaokulda kaç dersten kaldı ufuk?
yine hepsi gecekondudan tek göz odadan iki artı birden ya bu aslanların..
yine hepsi alibeyköy, pursaklar, aşağı mahalle...
kaç vasıtayla okula gitmişlerdi küçükken kim bilir ?
bilemeyiz sayamayız...
ama o cenaze günleri hatırladığınız anneler,
hepsini sayar size ezberden...
ve biz şehitlerin adını bile unuttuktan taaa 25 yıl sonra
hala hatırlıyor olacaklar hepsini...
bugün öteki diye bakıp dudak büktüğünüz gencin tabutuna omuz vereceksiniz belki seneye,
bir oğlunu pankart yüzünden içeri çıktığınız bir anne,
yarın ötekini siirtte vatana feda edecek belki,
cenazede yanyana duracaksınız...
bugün arkasından küfür ettiğiğnizle
yarın omuz omuza yürüyeceksiniz...
aslolan insandır efendiler...
aslolan hayattır...
elbette vatana benim canım da fedadır...
ama şu içerdeki odada yatan yavrucak var ya,,,
onun aldığı her nefes,
bana binlerce vatandır...

11 Ekim 2011 Salı

Gözyaşlarımızı bitti mi sandın?

Dayım beni bırakıp köye giderken ağlamıştım ilk, 6 yaşındaydım...
Bebeklik zırlamalarını saymazsak tabii...
Tokat attım, kızmadı, öptü, sarı lacivert küçük bir kamyon aldı bana...
Eve dönene kadar oynadım banliyö treninin tıkış tıkış vagonunda...
Sonra dedem göçtü bu dünyadan...
Çok severdim, hayat rehberim, yaşama hevesim, ulu çınarım...
Anlatmıştım hani size,, büyük yolcu, Kamyoncu Sait...
Mezar toprağını suladım gözyaşlarımla...
Giderayak Anadolu lisesi sınav paramı ödemişti...
Kazandım... Ayrılırken Ankara'dan anneme sarılıp ağladım...
Sonra babamın omzuna yaslandım Samsun'un bir gri yatakhane duvarında...
Gömleği ıslandı...
Ergen olduktan sonra tuttum gözyaşlarımı...
Ayıp bildim, içime akıttım...
Ne alt sınıftaki kız beni reddettiğinde doldu gözlerim,
ne de veda ederken 8 yıllık can dostlarıma...
Ergenlik bitti, üniversite iş güç derken nasırlaştı kalbimiz...
Bir kız çıktı sonra karşıma...
Gözümün bebeği gönlümün içi güldü...
Sonda bir gazel okudu Kamyoncu Sait'in oğlu...
Sevinçten damladı yaşlar damatlığımın üstüne...
Ve bir sabah en güzel armağanı verdi bana gözümün bebeğini güldüren kız...
Poposuna vurulan şaplakla ağlarken minicik yavru...
Elimin tersiyle sildim göz pınarlarımı...
Hepinizin benzer değil mi hikayeleri..
Ayrılık, sevinç, hüzün, kavuşma, ölüm, doğum, düğün...
Ve çubuklu...
Ve isyan...
3 Temmuz ilk gözyaşımız değildi ki bizim?
İlk 19.07 yazısına ağlamadık ki?
Biriktirdiği parayla foma almaya çalışan veletler,
Okuyunca ağladığımız ilk hikaye miydi?
Küçük Hüseyin'in acı haberi geldiğinde televizyonlar siyah beyaz
ama üstündeki çubuklu inadına sarı lacivert değil miydi?
İlla gelecem dediğinizde babanız sizi maça götürmemişti ya hani,
Bu maç derbi oolum olay çıkar diye anneniz izin vermemişti...
Odaya kapanıp ne yapmıştınız?
Luciano'nun Olcan'ı koltuğunun altına aldığı gün,
ya da Denizli kupa maçında secde ederken çubuklu'ya...
Nobre o kafayı vurduğunda,
Erdal abi oğlu Eşrefi aramıştı tribünde sarılmak için...
Ankaralı hani,
Gözlerim görmese ben bulurum yine,
kalbin durmuşsa inan çarpar seninle...
Hatırladınız mı, yüreğiyle gören sevdalıyı...
Ankara'daki Bursa maçında seyircinin tezahüratlarına eşlik eden,
Ayağıyla tempo tutan polis Nurten'i tanısaydınız,
Tutabilir miydiniz o yaşları?
Aynı maçın kahramanı Washigol'ün kalbi sıkıştığında,
Sizin de ruhunuz daralmadı mı?
Gençlerbirliği trenine binmiş miydiniz abilerim?
Vagonlar dolusu çubuklu, 5 saat tezahürat...
89'da Yusuf faul, Ahmed Hassan kafa, dönüş boyunca ağla...
Unuttunuz mu?
Böyle anılarınız benden az mı hey,,
Kalbinde Fenerbahçeyi yaşatanlar...
Denizli'de ömrümüzün kaç yılını bıraktık biz,
İki yıl önce kaçımızın kalbi durdu...
Ve bugünlere geldik işte..
Geçen yıl, tırnaklarımızı yiye yiye, her maç öle dirile kazandığk zaferi...
Kocaman adam ve oğullarının alınterine kattık gözyaşımızı...
Caddeyi suladık konvoy geçerken...
Bu dünyayı yakarız senin için diye bağırmıştık...
Ağlamaktan fırsat bulamadık...
Bugün tarihin en büyük silindirine direniyorsak...
Evladımıza miraz bırakacağımız sevdanın arkasındaysak...
Haklıyız kazanacağız diyebiliyorsak...
O gözyaşlarının hatırınadır işte...
Başka silahımız yok çünkü...
Samandıra kahramanlarının alınteri...
Senin benim gözyaşımız...
Bitmez tükenmez aşkımız, kalbimizde taşıdığımız...
Durursa bir gün o gözyaşları...
Zaptedemeyiz işte o zaman statları...
Kazıyamayız adımızı...
Yine haklı oluruz belki ama, kazanamayız...
Kahramanlarımızın her golüne sevinsek de,
her galibiyetten sonra inletsek de Kadıköy'den Türkiyeyi...
Kalbimizin yarısı buadaysa yani...
Yarısı oradadır, burada olamayanlarla birlikte...
Ve onlara mektubumuzdur gözümüzden akan her damla...
Her damla bir otobüs getirir Edirne'den Ardahan'dan, Antep'ten...
Her damla Ayetullah efendinin toprağını sular,
her damla bir fatihadır Zeki Rıza'ya...
Her damla Ada'nın sularını kabartır,
sahilde duran bir adam anlar ne dediğimizi...
Yazar deftere...
Apo neden ağlatıyormuş yazıp yazıp...
Ben mi ağlatıyomuşum sizi abilerim ablalarım,
Yoksa siz mi ağlatıyorsunuz beni her gün her gece?
Hangisi doğru bilmiyorum ama, ağlamaya devam edin...
Yarın bir gün yeniden artınca saldırılar...
Yeniden aklınıza düşünce parmaklık ardındakiler...
İyisine de kötüsüne de deyin ki;
Gözyaşlarımızı bitti mi sandın?

4 Ekim 2011 Salı

dört dört iki...

teknoloji gelişti, rakamlar coştu...
artık her takımın her futbolcunun müthiş karnesi var...
kaç gol attı, eh çok hangi dakikada yiyor,
hangi kanattan kaç kez gidiyor, kaçıncı dakikadaki ortalar gol oluyor?
perşembeleri oynadığında kaç kontraatak yapıyor,
gündüz maçlarında en çok taçı kim atıyor?
adamın sahada kaç adım attığını sayıyolar be usta!
futbol bu kadar rakam olunca içindeki para da büyüyor haliyle...
bir maçtan 4 milyon lira, turu geçerse 10 milyon filan...
şampiyonlar liginden 30 milyon kaybetti sayın seyircileaarrr...
köşe başlarını tutanlar da bakıp bakıp yazıyo...
onlar paraları sayıları alt alta koyup topluyo sonuçlara varıyo..
efendim fenerbahçe emresiz maçlarda şöyle oluyor filan,
gökhansız maçlarda zırtlıyor, alexsizlerde pırtlıyor...
adam hayatını sayıya paraya puana bağlayınca asıl istatistiği atlıyor haliyle...
direnişin rakamları...
sevdanın sayıları...
şekip beyin her deplasman maçında kaç kilometre yol gittiğini biliyor musunuz mesela?
uğur olsun diye telefonu kapatıp aynı istikameti gidip geldiğinde kaç saat harcıyor.. her maç ama.. her maç...
topuk yaylası kaç kilometre mesela istanbula?
cefakar taraftarın bile çıkarken yorulduğu o yolları
aziz yıldırım yaz kış kaç kez gidip geldi, notlarınızda var mı?
aykut kocaman 2009 eylül-2010 mayıs ayları arasında kaç kez eve gitti sizce?
hayatını adadığı evladı kaç kez babasını görmeden uyudu, sayabildiniz mi?
betülü tanır mısınız abiler ablalar..
bir çocuk annesi, yılların tribün hastası
kaç maçı sinemada geçirdi kulaklıkla...
kaç filme boş boş baktı zuhal ablası...
yasemin kaç maç gol gelmeyince koridora oturdu?
uğurhanın anne babasını tanır mısınız sayın yorumcular?
70lerinde iki tonton güzellik...
tek bir ses duymamak için kapandıkları oda kaç metre karedir acaba?
manav osman amcadan mandalina aldınız mı hiç?
maç günü olsa alamazdınız...
bi gün çok satış oldu diye sevinmiş, fener yenilmiş..
daha da mandalina satanın...
kaç liradır acaba kaybı hesaplayabilir misiniz?
yılda kaç işi ada vapuruna lefteri görmek için biner fikriniz var mı?
babasının verdiği harçlıkları biriktirip forma almaya çalışan burak,
sizce kaç haftada çubukluya kavuşur?
küçük hüseyinin ruhu kaç kez gelmiştir papazın çayırına?
alex tekme yediğinde kendi canı acımış gibi bağıran kaç insan vardır?
kaç insan gökay iravulu evladı gibi görür?
aynı forma uğurlu geldi diye kaç kez üst üste giyilebilir sayın filanca?
belediye maçında bağıra bağıra tezahürat yapan görme engelli abinin sevgisi neyle hesaplanır?
pierroya baksanız cevap verebilir mi?
kaç düğün kaçırdık biz emmoğlu, maç var diye?
yediğimiz coplar hangi köye yol olur?
kaç kazak örülmüştür sarı lacivert?
kaç çile yün kullanılmıştır? kaç şiş eskitmiştir analar hey!
aykut kadar kocaman bi sayınız var mı ey matematikçiler?
gökhan gönülün yüreğini kim tartabilir?
alexin bonservisi mukavelesinde yazar ama,
ona duyulan sevgiyi kim hesaplayabilir?
oooffff offff uzadı mı liste?
ömrü hayatında kaç maçı ezberden hatırlayabilir bir insan?
1 9 0 7 .. dört sıradan sayı işte.. yanyana gelince neden tebessüm eder bi sürü manyak ?
caddeye sığmayanlar kaç kişiydi sayabildiniz mi?
aynı şarkı bir ömürde kaç kez dinlenebilir?
necati abiyi tanır mıydınız be?
terazilerin tartamadığı kilosu değil sevdasıydı bilir misiniz?
1 milyon lira kampanyasında kaç kişi koştu maraton tribüne sevgili rakamcılar?
alışveriş yapanların kaçta kaçı asgari ücretli?
maaşının yüzde kaçını bilet tapu memuru remzi?
kaç kez aynı yoldan yürüyerek gittik stada?
kaç rakı içtik dostlar'da?
kaç gece uykusuz kaldık sıkıntıdan,
kaç damla gözyaşımız aktı 2 aydır..
2 ay ya... evet.. tam iki ay oldu... sizin için istatistik.. bizim için her günü bir çentik...
biz o şampiyonluğu kaç diş kaç tırnakla aldık hey?
siz rakamları alt alta koyarken ben sonucu söyleyeyim:
bu sevginin hesabını kupayla parayla yapamazsınız,
bizi de ikinci üçüncü beşinci ligle korkutamazsınız...
biz şaya kalpaklı adamın torunlarıyız...
sevdamızın ederini kimse hesaplayamaz...
aykut, gökhan, volkan, sevda, onur. haysiyet. lefter, basri, hüseyin, rıdvan, gurur... topla hepsini ne eder?
sayılar, kupalar, kuralar, turlar hepsi sizin olsun...
fenerbahçeli olmanın gururu bizlere yeter!

30 Eylül 2011 Cuma

evet biz...

biz...
evet biz...
fenerbahçeliler...
itiraf ediyoruz; hiç bu kadar canımız yanmamıştı...
biz
evet biz
fenerbahçeliler...
itiraf ediyoruz, hayat bize hiç bu kadar zor olmamıştı...
evet o günden sonra...
3 temmuz pazar, sabah dokuz...
biz haydarhanla deryanın doğacak çocuğuna bebek arabası götürürken...
karım özge kızım ela ve ben...
kimbilir ne derdimiz vardı o gün, kimbilir neler geçiyordu aklımızdan...
sonrası malum... deprem... aklımızdan girip yüreğimizden çıkan fay hattı..
evet biz fenerbahçeliler...
itiraf ediyoruz...
çok zorlandık... her gün... her saat... düğüm düğüm...
iş yerimizde, kahvede, trende, vapurda, lokantada...
çubuklu üstümüzde, dimdik durduk...
işte o yüzden, siz görmediniz...
bilemediniz...
ama şimdi itiraf ediyoruz işte...
çok canımız yandı.. ama çok...
siz görmediniz...
feneriumun önünde 3 küçük velettik biz...
harçlıklarımızı denkleştirip forma parası kotarmaya çalışan,
babalarımızdan duymuştuk çünkü,
para lazımmış takıma...
çıkışmadı paramız, bir abi geldi bize forma aldı sonra, tek tek, her birimize...
yanımızdan ayrılırken eli sanki gözüne gitti, bir şeyler sildi yanağından...
arkası dönüktü, biz göremedik, siz görmediniz...
siz görmediniz evet...
üç çocuk babası bir avukattık biz...
eve gittik, ortanca oğlan sordu:
baba fenerbahçe şikeci mi diye...
senin baban ahlaksızlık yapar mı oğlum diye baktık gözünün içine...
yapmaz dedi gözleri dolarak...
deden yapar mıydı diye ısrar ettik...
yapmaz dedi iki damlayla.. belli ki okulda üstüne gitmişler...
o zaman onların fenerbahçesi de yapmaz oğlum diyebildik.. sarıldık, ağladık...
siz görmediniz...
asgari ücretli işçiydik biz...
1 milyon kampanyası tam da maaşın bittiği günlere rastlamıştı...
yine de gittik stadın altına...
yok yok, bir şey almadık...
ama olsun, gittik işte... alanlara bakıp sevindik...
siz görmediniz...
kızıltopraklı zuhal ablaydık biz...
falan filan kuruluşunun ehemmiyetli bir yöneticisiydik...
para üstü vermeyer dolmuçuya bile çıkmazken sesimiz...
köprüye nasıl koştuk bilemedik topuklu ayakkabıyla...
siz görmediniz...
futbodan hiiiç anlamayan hatice teyzeydik biz...
oğluna çubuklu kazaklar ören...
gelinin yanına düştük de papazın çayırına koşarak gittik...
zaman direnme zamanı dedi çünkü bizim oğlan...
siz görmediniz...
toplanıp toplanıp içtik biz todori'de...
bir kez olsun küme düşmeyelim demedik onca rakıya rağmen...
bir kez olsun, şimdi biz ne yaparız diye hayıflanmadık...
siz görmediniz...
çıktı bizden bir abla,
baktı kongre üyelerine,,,
aman haaa dedi biz affedilmenin değil aklanmanın derdindeyiz...
siz bilmediniz...
dedik ki biz....
en dipteki lig ne ise oradan başlayalım, kulübün kapısına kilit vuralım da,
mazimize inancımıza, duruşuma zincir vurdurmayalım...
siz görmediniz...
yaylalara çıktık, caddelere aktık,
samandıraya gittik biz...
tellerin arasından baktık bizim çocuklara...
bir tebessümlerine bin damla indirdik gözümüzden...
siz görmediniz,,,
ameliyathanenin kapısında acı haber almış gibi yıkıldık uefa kararında...
3 tane maç izleyemeyeceğiz diye değil,,,
bizim çocukların emeğine kara çalındı diye...
sonra gördünüz işte...
sular seller gibi aktı kadınlarımız kondulardan yollardan ara sokaklardan...
sığmadı koca koca caddelere...
kapılarını kırdı da girdi saraçoğlunun...
sonra gördünüz işte...
kaldırımları tribün yaptık,
bir gram destek gün ışığı gibi sızsın stadın içine diye...
şimdi siz de görün, dünya da görsün...
aşığın maşuğa kavuşma günüdür...
forma parası biriktiren çocukların,
oğluna kazak ören anaların,
kaldırımda destan yazanların,
dünyaya şapka çıkarttıran kadınların,
kahramanlarla buluşma günüdür...
en zor günde dimdik duran kocaman bir adamla,
mangal yürekli evlatlarına teşekkür etme günüdür...
evet biz...
fenerbahçeliler...
itiraf ediyoruz...
çok üzüldük çok ağladık çok özledik...
şimdi hasretle eskittiğimiz prangaları kırma günüdür...
öyle bir umut ki kara deryalardaki fenerimiz,
öylüözgürüz ki sevdamızda...
dünya mahkum etse gam yemeyiz artık...
evet biz fenerbahçeliler,,,
itiraf ediyoruz...
biz artık fenerbahçeli değiliz
bugün kelimenin tam anlamıyla
FENERBAHÇEYİZ...

7 Ağustos 2011 Pazar

yeni başlayanlar için futbol...

televizyonlar yıllardır böyledir... olay patlar uzmanlar ekrana dolar...
ekonimistler, emekli paşalar, strateji uzmanları, gazeteciler, falan filan...
herkes iyi bildiği ( en azından içinde olduğu ) alanda ahkam keser...
son 5 haftada bu kural değişti, hayatında top görmeyenler futbol programlarına koştu...
tek maç izlememişler, terimlerden habersizler ama infazda raipsizler...
artık bütün maçları izlerim diyen bile var...
e madem herkes bu kadar meraklı,, yeni başlayanlar için bi rehber hazırlamak lazım dii mi ? buyrun :
FUTBOL : ayak topu anlamına gelir, ancak el dışında vücudun tüm uzuvlarıyla oynanabilir ( kaleci onu da kullanabilir )
filmde söylendiği gibi, gerçekten fene halde hayata benzer...
kazanmak için takım olmanız gerekir mesela...
ne kadar geniş alanda oynarsanız o kadar yorulursunuz...
arkadaşınızın arkasını kollamanız gerekir, ve arkanızı kollayacak arkadaşlar...
top ne kadar çok rakip alanda ve haliyle sizin ayağınızda kalırsa gol yeme şansınız o kadar azalır...
ama bu yemeyeceğiniz anlamına gelmez...
oyununuz ne kadar göze hoş gelirse gelsin sonuç almak için gol atmanız gerekir...
zafer uzun bir yoldan geçer, sahadakiler kadar kulubedeki adamlarınızın da iyi olması gerekir...
FUTBOLCU : Oyunun birinci öncelikli unsuru.. o olmadan futbol olmaz...
KALECİ : Saha içindeki yalnız adam.. asla arkadaşlarına arkasını dönmez.. Günah keçisi...
OFSAYT : forvet oyuncusuyla kale çizgisi arasında en az iki savunma oyuncusu (kaleci de olabilir) bulunması gerekir... Bu kuralı ihlal ederseniz attığınız gol geçersiz sayılır... Yani golü futbol oyun kuralları içinde atanız gerekir...
PENALTI : ceza sahasında yapılan kural dışı hareketlere (faul, elle oynama vs. ) verilen cezadır...
FAUL : oyun kuralları içinde izin verilen sertliğin dışına çıkılması durumudur.. Nizami olmayan bir hareket yaptığınız anlamına gelir...
TAÇ : Top çizgilerle sınırlı futbol oyun sahasının dışına çıktığında yapılan atıştır ( kenar çizgilerden )
GOL : futbolun meyvesi, taraftarın eğlencesi.. zafer anı.. kimine göre amaç kimine göre araç.. Topun uyun kuralları içerisinde üç kale direği arasından geçmesi durumudur.. Bunu en çok başaranı takım maçı kazanır...
TEKNİK DİREKTÖR : Futbolcuların nasıl bir düzen ve taktikle oynayacağına karar veren futbol adamı..
BAŞKAN VE YÖNETİCİLER : futbol kulübünün herşeyinden sorumlu insanlar. O takımda kimler oynayacak, hangi paraya transfer edilecek, takım nerede kalacak ? sezona nasıl hazırlanacak ? liste uzun... patron yani...
TARAFTAR : futbolun oynanma amacı.. hedef kitle.. temaşa sanatının jüri üyeleri... didaktik tabirle böyle.. ama aslında... bir takıma gönülden bağlanıp, karşılık beklemeden, kazanılan ya da kaybedilenlere bakmaksızın bir sevdanın peşinden giden insan topluluğu.. Hislerine rasyonel değerlendirme yapılamayan, sevgisini kendi bile ifade edemeyen garip kitle..
TRİBÜN : Taraftar denen canlı türünün toplandığı ve maç izlediği alan.. Binlerce kişiden oluşan apayrı bir canlı organizma...

Liste uzaaar gider, 4-4-2, 3-5-2 gibi dizilişler, katanaçyodan bugüne sistemler, oyun planları, hocaların taktikleri, futbolcuların karakterine uygun oyun yapıları, psikolojik unsurlar, içerdeki ve deplasmandaki maçların farkı, tribün grupları, takım için hizipleşmeler, kolej ruhu, maradona, messi bilirsin de tardelli, basri dirimlili.. metin oktayı duymuşssundur, lefteri, hagiyi baba hakkıyı alex'i.. bi de şey var.. eee.. siz çocukken sizin yapmaya çalıştığınızı yapan sarı ismail abiniz...

Ama sizin aklınızda tek kelime var : şike.. tabi bir de örgüt, vesaire gibi yan unsurları.. Çünkü amacınıza giden yol oradan geçiyor.. Oysa bir maçın kazanılabilmesi için yukardakilerin hepsinin biraraya gelmesi, üzerine sayfalara sığmayacak yüzlerce dinamik eklenmesi...

fena halde hayata benzer futbol, evet.. ve hayat da fena halde ona...
kurallara uygun hareket etmek gerekir saha içerisinde...
sahada görevi olmayanın yeşil alana girmemesi şarttır mesela...
hakemin adaletli olması, kuralları yazıldığı gibi uygulaması...
futbolculara bu kurallara göre davranılması gerekir...
sen kuralı doğru uygulamazsan herkes birbirine ceza keser...
sen sahaya kuralsızca girersen başkaları da girer...

hani demokrasilerde herşey halk için, millet iradesi içindir ya,,,
futbolun milleti de taraftardır işte...
onun vicdanında adil olmayan hiç bir kuralı uygulayamazsın...
sahasını kapatırsın, dışarı atarsın, ama susturamazsın...

en büyük taraftar grubunu baskı altına alırsın, en büyük internet sitesini yanına çekersin...
ama tezahüratı engelleyemezsin...

maratonun köşesini kale arkasındaki büyük grubu susturursun da,
eski açğın altında minderiyle maç izleyen emekliyi hesaba katmazsın...

yeni başlayan biri için bu kadar bilgi yeter.. fazlası kafa karıştırır...
ama futbol zor oyundur abiler, bilesiniz...
bugün güneşli havada izlemeye niyetlenirsin de,
yarın karda kışta aynı gücü bulamayabilirsin...
futbol zor oyundur abiler, bilesiniz...
tuttuğun takım liderken mutlu olursun da,
allara düşünce de sevmeyi direnmeyi öğnermelisiniz...
futbol zor oyundur abiler, bilesiniz...
masadan sandalyeden kolay görünür de,
bi maçın tamamını çıkarabilmek için güçlü nefes ferekir,, çok güçlü..

ve futbol abiler...
aslında iki devreli oynanır...
ilk yarıyı önde bitirdin diye gevşersen,,,
ikinci yarı perişan olursun...
önümüzdeki maçlara bakacak halin kalmaz...

siz hergün televizyonda oynuyorsunuz da,
gerçeği 9 eylül'de başlıyor...
nefesi yeten herkesi bekleriz...

2 Ağustos 2011 Salı

çocuk...

bu satırların yazarı bir babadır...
ellerinizden öper 18 aylık bir dünya güzelinin babası...
o yüzden sokakta gözü hep çocuklardadır...
bebek arabalarının geçiş yoluna park edenlere söver...
hamile ve çocuklu kadınlara yer vermeyenlerle kavga eder...
hele biri ağlasın hiç dayanamaz... gözleri nemlenir...
üstüne titrer kendi evladının...
ateşi çıksa, yanar, biraz üşüse, donar...
her ana babanın kendi gibi olduğunu bilir...
bu satırların yazarı çocuklara aşıktır...
hiç yılmamalarına, hep yeniden denemelerine.. pes etmemelerine..
isyanlarına, inatlarına, dediğim dedik hallerine...
bu satırların yazarının gözü bugünlerde hep çocuklardadır...
ve o çocukların üzerindeki formalarda tişörtlerde...
çünkü bugünlerde o formayı en çok giyen o koca yürekli çocuklardır...
abileri ablaları amcaları teyzeleri birer birer çıkarırken çubukluları...
ilk isyan ateşinin ardından la coste yakalara dönerken 5'i bi yerdeler...
çocukların üzerinden hiç eksilmez o formalar...
kimi bu yılın formasını geçirmiş üstüne, mavi beyaz çizgili..
kiminde yanar döner kaleci kazağı...
kimi darağacında olsak bile....... yazan bir tişört...
Allah son sözlerini bize göstermesin...
kimi üzerinde Telsim yazan babadan kalma solgun...
kimi inadna geçen yılın çubuklusu...
bu satırların yazarı meraklıdır...
dinler çocukların kendi aralarındaki konuşmaları...
-oğlum hala mı şikecilerin forması üzerinde lan ?
-düzgün konuş, o formayı bana dedem aldı...
-deden söylemedi mi sana olanları
-dedem öldü benim... söz verdim ona formayı hiç çıkarmayacağıma...
bu satırların yazarı duygusaldır... dalar gider bazen formalı çocuklara...
-noldu apo amca, neden bakıyosun ?
-oğlum deniz ne kadar büyümüşsün lan, geçen yaz göbeğime geliyodu boyun.
-formadandır amca...
bu satırların yazarı sulu gözlüdür...
aykut hocasının minik kız çocuğuyla fotoğrafına hiç dayanamaz...
resimdeki güzelliği bulunuz diye sorsalar...
ağlar konuşamaz...
bu satırların yazarı gazeticidir aslında...
duygularını kaybedeli yıllar olmuştur belki...
nice şehit haberleri, nice ölümler, nice krizler, savaşlar görmüştür...
ama bi tek çocuklara dayanamaz...
bir de çocuklarına ağlayanlara...
bugünlerde ne çok gözyaşı görmüştür...
ne çok gözyaşı dökmüştür...
başını kaldıracak hali olmamıştır kimi zaman...
ama o çocukların başı hep yukardadır...
masumiyet karinesi bilmez onlar...
onlara göre herkes masumdur çünkü...
şike, siyaset, cemaat, savcı, polis, sızdırma falan filan...
-baba bana yeni formalardan alsana...
düz, samimi, içten...
o çocukların gözlerinde de hüzün var bugünlerde...
buğulu buğulu bakıyorlar...
ama forma hep üzerlerinde...
dikkatli bakın sizde...
daha sekizinde kimi, kimi 15ine girmek üzere...
kimi çakmak çakmak mavi gözlü sarışın...
kimi sümüklü küçük esmer...
kimir bir otobüsün güneş gelen arka köşesinde ter içinde uyuyakalmış...
kimi laf yarıştırıyor koca koca adamlarla...
çünkü onların yüreğindeki Fenerbahçe kirlenmez...
çünkü onlar koşulsuz sever...
çünkü onlar yine yenilse yine dener...
çünkü onlar her sabah uyanmaz, yeniden doğar...
çünkü onlara babadan miras bir sevdadır Fenerbahçe...
34 hafta şeref tribününde, televizyonlu localarda, numaralı koltuklarda oturan amcaları susarken...
babasının yanına sıkışıp turnikeden geçen bu ateş parçaları susmaz...
çünkü onlar çıkarsız karşılıksız tertemiz dümdüz sever...
bu satırların yazarı çok acı gördü hayatında...
sevdiklerini kaybetti...
bazen umutlarını...
ama içindeki çocuğu hiç öldürmedi...
bu satırların yazarı başınızı ağrıttı yine...
şimdi müsaadenizi ister...
çocukları bekler çünkü...
çocukları mı dedi ? hani bir kızı vardı ?
yok yok ötekini zaten öteden beri biliyorsunuz diye söylememiştir...
iki çocuk babasıdır bu satırların yazarı...
biri 18 aylık ela... ellerinizden öper...
öteki ela'nın çubuklu kardeşi...
Fenerbahçe'si...
Sözün özü aşağıdadır...
Bu satırların yazarı için Fenerbahçe budur...
Bir gün çocuklar kadar yürekli olabilirse...
Başka şeyler de söyler belki...
Gönül gözünüz hiç kapanmasın...
Son söz yine hocaya gelsin...
Sen bizim sıcacık gururumuzsun...

30 Temmuz 2011 Cumartesi

aykut...

çok acayip iddialıydık o sene...
ilk maç çok önemliydi.. rize deplasmanı...
radyonun başına geçtik...
rıdvan.. oğuz.. aykut.. turan.. serdar... tony... müjdat.. nezihi.. ismail... say say bitmez..
kadro nefis ama...
bi türlü gol haberi gelmedi rizeden...
ilk yarı gol atamayınca aman dedik ne oluyor...
ikinci yarı çıktı sahneye... 4 tane birden... 5  - 0 sıfır kazandık...
belki bu yüzden golcülüğüyle sevdik önce.. efsane olacağından habersizdik...
sonraki yıllarda hep attı...
bi ayağını topun üzerinden geçirip diğeriyle attığı çalımı denerken yüz kere yere çakıldık...
nice golcüler geldi takıma...
tanjular, nielsenler, atkinlorlar... falan filan...
rekabette hiç çirkinleşmedi...
herkes konuştu, o hep sustu...
sol ayağını çok sevdik biz...
belki de sol yanını bilmiyorum...
efsane 4-3te perdeyi açışı bugün gibi aklımızda...
en unutamadığımız golünü tezahürat yaptık malum...
hayatını ağlardan kazanan kentin ağlarına gönderdiği o golü...
yıllar yıllar sonra şampiyonluğu getirdi o gol bize...
kendimizden geçtik...
o hengame arasında verdiği insanlık dersini duymadık zafer sarhoşluğuyla...
ama duyan biri vardı...
ayırdı onu bizden...
hak ettiği sevginin yarısını bile göremeden gitti...
hiç affetmedik o kararı alanları, hiç...
istanbulspor tribünlerini doldurduk onun için 30 bin kişi...
sonra bıraktı futbolu sessizce...
bir veda bile edemedik ona...
teknik direktör oldu...
sessizce izledik uzaktan...
hep kazanması için dua ettik...
bizden başka herkesi yensin istedik...
papazın çayırına ne zaman gelse aynı tezahüratı yaptık...
uzaktan sevmek aşkların en güzeli değildi sanki...
yakına gelsin istedik...
almana italyana brezilyalıya emanet ettik de kulübü bi ona mı şans vermeyecektik!
geldi sonra... sahaya inmese de armanın gölgesine girdi ya...
sonra bir müsibet bin güzellik getirdi bize...
anons faciası sevenleri kavuşturdu...
giydi eşofmanı indi sahaya...
ne sahada geri adım attı, ne kameranın karşısında...
kalbinden ne geçiyorsa ekrandan onu duydu herkes...
çalıştı didindi, gecesini gündüzüne kattı...
şampiyonluk için değildi mücadelesi...
iyilik kazansın diyeydi...
türk futbolu için milat olacaktı zaferi...
ekip kurdu, samandırada yaşadı aylarca...
reklam yapmadı, kimse bilmedi çektiklerini...
şikayetlerini kalbine memnuniyetlerini ülkeye anlattı...
gülmüyor dediler, kompleksli dediler, önüne baktı..
günü değil geleceği kurtarıyordu aslında...
kimse anlamasa da o biliyordu...
zafere uzandığında bile rakibini kutladı herkesten önce...
bir kez bıraktı kendini... üç kez salladı yumruğunu...
futbolcularıyla sarmaş dolaş olduğu an bizim için paha biçilemezdi...
sonra deprem oldu...
büyük çok büyük ortadoğu kadar büyük hesapların ortasında kaldı takımı...
herkes sustu, koca koca yöneticiler sustu...
bir onun yüreği el vermedi...
ben bu çocukların emeğine laf söyletmem dedi...
yüreğini değil hayatını koydu bu kez ortaya...
bütün saldırılara direnen gözyaşlarımız onun yüzündeki acıya dayanamadı...
idman görüntülerine bile ağladık, haberi olmadı...
ben sonuna kadar burdayım dedi nefes aldık...
sonra bir dedikodu duyduk...
haksızlığa tepkiydi belki sözleri bilemedik...
inanmadık, hemen unuttuk hatta ama söylemeden edemedik...
aykut hocam...
biz seni gollerin için sevmedik...
aykut hocam...
20 yıldır halı sahada bile o çalımı atmaya çalışıyoruz doğru ama sebep o da değil...
biz sende zeki rızayı gördük...
biz sende basri dirimliliyi yaşadık...
lefter seninle hayat buldu yeniden...
can bartu oldun bize...
sen bu takımın hocası futbolcusu sportif bilmem nesi değilsin...
sen bizim için bahçedeki fenersin...
sen bizim aydınlığımız, ışığımız, yüreğimizsin...
bak gidenler oluyo görüyoruz,
başka gidecekler duyuyoruz...
her gidenle bir eksiğiz evet hocam...
ama sen olmazsan ÇOK eksiğiz...
Biz Fenerbahçe'nin aklanmasını beklemiyoruz...
Biz Fenerbahçenin ak olduğunu zaten biliyoruz...
En büyük delilimiz sizin alınteriniz...
Hadi şu izin günleri bitsin de geç takımın başına...
Bi gülümse ordan bize, dünyalar bizim olsun...
çünkü sen bizim umudumuzsun...
çünkü sen bizim KOCAMAN GURURUMUZSUN...

Apo... kale arkasındaki tellerin arasından bakan küçük esmer çocuk...

19 Temmuz 2011 Salı

19.07...

başkentin kavruk topraklarında ilkokula giden bi esmer oğlan...
üzerinde triko çubuklu...
dün almış babası mutlu...
askeriyenin sahasında maç var... sağa doğru bi pas attılar.. aktı gidiyo...
kayarak müdahale etti alt mahalleden necmi...
dştü çocuk, yuvarlandı.. forması tellere takıldı.. yırtıldı dah ilk gün...
ağladı...
yıllar sonra...
karadenizin şahane bi kıyı kenti, samsun...
menteşoğlunun sümüklü böcek günleri...
iki büyük otel var şehirde, biri turban biri yafeya...
yafeyanın köşesinde üç küçük çocuk, aileden uzak, yatılı, esmer...
-oğlum öteki otele gitmesinler, bak burda hiç ses yok.
-bavulları taşıyan abiye sordum oolum, buraya gelceklermiş.
bi saat sonra...
-aha bak tezahüratlar geldi bile... allah belanı versin apo.. göremedik..
koştuk... büyük otele gelmişler.. yanlış istihbarat.. allah belanı versin belboy..
bülent arkadan ağlayarak geliyo... çok görmek istiyodu...
burak dizlerinin üstüne çökmüş kalabalığa bakıyo...
takımı saniyelerle kaçırdık..
kaçırmayanlar fotoğraf makinelerini sallıyo havada...
bittik...
ağlamamak için ön dişlerimi dudağıma gömmüşüm...
aniden kapıya koştum...
görevli itti,, git lan şurdan yer elması...
14 yaşındayım daha...
ankara yıllarımda tribünden görmüşüm..
bi kere de babam dereağzına götürmüş...
ama hiç dokunamamışım onlara...
bu kez olmaz.. bırakmam...
parka gittik.. ağlaya ağlaya karnımız acıktı...
yemek için kalkarken... lan... evet.. olur mu olur...
otelin arka kapısına sürükledim çocukları...
filmlerdeki gibi...
mutfağa götrülen kamyondan mal indiriliyodu..
boşlukta birer tane kaptık..
doğru içeri.. lan lun diyene kadar asansör...
deli gibi dolatık otelde.. kat kat aradık...
birden dünya aydınlandı... yok nur inmedi...
bilardo oynuyorlardı...
müjdat.. rıdvan... ismail...
-lan nası girdiniz siz buraya haytalar
-rıdvan aaaabbiiiiiiiiiiiiiiiii
ağlamaktan geberecektik... kızmadılar...
fotoğraf çektirdik... okula kadar koşarak gittik.. o gün yemek yemedik..
maçı kale arkasından tellerin arasından izledik...
yendik yenildik ne fark eder...
büyüdük sonra..
istanbula geldik...
deplasmana gittik...
taşlandık...
sırada cop yedik...
tuvaleti kapattılar işeyemedik...
falancayı oyuna sokmayan hocaya kızdık...
5 munarada isyan ediyo diye sövdük...
ama sahada olan sahada kaldı...
eve dönünce çubukluyu katladık...
yerine koymadan illa ki öptük...
çok kez yenildik...
epey de maç kazandık...
kale arkasında birbirimize yer tuttuk...
tek koltukta iki kişi yan dönerek izledik...
alt basamağa düştük kafaların arasından baktık..
para varsa dürüm yoksa tükürük köfte yedik...
bi gün kola ayran bi gün suya talim ettik...
para kazandık sonra..
kombine aldık...
ayağa ayağa numaralı ayağa...
çoluk çocuğa karıştık...
zıbın aldık malum renkte..
zon günler geçirdik çok zor...
şimdi en zoruna geldik...
ama bu da bi maç işte...
yeneriz yeniliriz bilmem...
yine de giyeriz çubuklumuzu...
çıkarız sokağa...
yine saat 19.07 ise tam baktığımızda yüzümüzde tebessüm...
yine sarı gömleklere lacivert kravat takviyesi...
yine caddede gördüğümüz formalıya küçük tebessüm...
yine ayak üstü rastlaşmalarda eski deplasman anıları...
yine çubuklu en üstte durur rafta...
yine maç günü futbolcu tozluğu giyeriz uğur olsun diye...
yine bi halı sahadan geçerken çubukluyla oynayan varsa dururuz,,,
yine başını okşarız lacivert şapkalı küçük çocuğun...
yine lacivert görünür gözümüze maviler...
yine kırmızı giymeyiz...
unutmadan söliim..
başkentin bozkırındaki küçük çocuğun formasını dikti annesi...
yine giydi çıktı sokağa..
üzerinde o varken kocaman adam gibi hissetti kendini...
küçük hüseyinin haberini aldığında üzerinde o vardı...
yanağına süzülen yaşları ona sildi...
annesi sarıldı yine ona...
bugün kızı var o küçük çocuğun...
tıfıl tıfıl yürüyo...
mavi şortun üzerine sı tişört giymiş...
ilerde çubuklu da giyecek...
çünkü bir mirastır fenerbahçe...
ayetullah beylerden, zeki rızalardan, lefterlerden, canlardan...
basri dirimlilinin kanıdır bu forma...
yılmaz şenin alparslanın onuru...
biz yere düşeriz, o düşmez...
böyle işte...
ağlarız güleriz.. yaşar gideriz...
havamız biraz bulutlu ama yine dağılır...
yeniden güneş doğar dereağzına...
yine rastlaşırız şaşkınbakkaldan stada akan yolda...
ve yine...
santrayla beraber omuz omuza...

5 Temmuz 2011 Salı

fener...

şike... hukuk... masumiyet karinesi.. şampiyonlar ligi... adalet... kovuşturma.. ekrem..  taraflı, tarafsız bölge, polis, takip, çanta falan filan, tamam... bilir misiniz ki;
biz geceleri uyanıp bi kızımıza bi formamıza bakarız,
çünkü bizim çocuğumuzdur fenerbahçe...
en zor günümüzde hep yanımızdadır,
çünkü bizim babamızdır fenerbahçe...
ne yapsak kızmaz bize,
çünkü bizim anamızdır fenerbahçe...
bazen kavga ederiz, didişir küser gideriz, ama hep geri döneriz,
çünkü bizim kardeşimizdir fenerbahçe...
sevgilimiz terkeder, işsiz kalırız, belki evden atılırız,
ama o varsa yüzümüz güler,
çünkü bizim umudumuzdur fenerbahçe...
şampiyon olur kasap havası...
çünkü bizim düğünümüzdür fenerbahçe...
ölürüz tabutta bayrağı...
çünkü bizim cenazemizdir fenerbahçe...
onu düşünürken dalar gideriz,
çünkü bizim düşümüz fenerbahçe...
yenilse sabaha kadar uyku yok...
çünkü bizim kabusumuz fenerbahçe...
konjonktür gerektirir susarız, ona laf edilse boğarız
çünkü bizim onurumuzdur fenerbahçe...
cennet bize kadıköy,
çünkü bizim sevabımızdır fenerbahçe...
şike de yapsa aşğız,
çünkü bizim günahımızdır fenerbahçe...
ondan ne gelse başımız üstünedir,
çünkü bizim kaderimizdir fenerbahçe...

sözün özü şudur;
futboldan anlamayanlar en çok bizden nefret eder,
çünkü biz takım tutmayız,
takımla yaşarız,
biz fenerbahçeli değiliz çünkü
biz fenerbahçeyiz...
bilesiniz,
ne küme düşmek umurumuzdadır,
ne yaptığınız abuk subuk espriler...
bizim derdimiz tektir;
biz fenerbahçeyi yedirmeyiz...
bizim yasemin şöyle der;
hayatın bize tercih etmeden verdiği en büyük güzellik fenerbahçe'dir...
babadan oğula anadan kıza geçen en güzel miras...
evet onurlu insanlarız elbette,
şike teşvik zart zurt istemeyiz kulüpte,
olursa da en dipteki ligden başlasak gam yemeyiz...
egomuzu bir tek burada unuturuz biz,
acıyı en kolay burada göğüsleriz...
sözümüzün özü tektir;
onu hiç bir operasyona kurban etmeyiz...
oradan buradan sınır ötesinden okyanus bilmemnesinden talimat almayız...
hayatta ne kadar korkaksak bu formayla o kadar cesuruzdur çünkü...

tezahüratta canım feda olsun sana diyoruz ya işte,
gerekirse veririz,
çünkü bizim hayatımızdır fenerbahçe...

1 Temmuz 2011 Cuma

sivas...

babaannemi hiç görmedim ben,
anneannem 5 yıl önce kalbine yenildi...
dedemi bir mevlit kandilinin gecesinde kaybettik...
annem babasıyla geçen yaz vedalaştı...
halamın biri trafik kazasında yaktı yüreğimizi...
bir diğeri daha bu yıl ayrıldı aramızdan...
amcam emniyette vefat etti daha ben çocukken...
yaşım 37, çok cenazeye gittim...
çok arkadaşımın babasını tabutu omuzlayarak uğurladık birlikte...
cenazelere mutlaka giderim ben...
düğüne giden kolay bulunur çünkü,
o en zor vedada destek arar insan...
sevdiğini dönmeyeceği bir yere uğurlamak nefesini keser adamın,
gözünü karartır...
ister hasta yatağında olsun,
ister cinayete kurban gitsin,
son görüntüsü hiç çıkmaz aklınızdan...
zordur ölüm...
zordur sevdiğini uğurlamak...
en zoru da onsuzluğa alışmaktır...
her adını andığınızda içinizde bi yerler sızlar...
bir dakika kendinizi onların yerine koyun sayın yöneticiler...
sadece bir dakika...
en sevdiğinizi yanarken televizyonda izlediğinizi düşünün...
bir odaya hapsedildiğini,
o yanarken kapının önünde birilerinin hala öfke kustuğunu...
siz çaresizlik içinde ekran başında çırpınırken yakanları gördüğünüzü...
sevdiklerinizi uğurladığınızı düşünün sonra...
tanınmaz hale gelmiş kömür karası bedenine sarıldığınızı...
televizyondan tükürük saçarken izlediğiniz adamların salıverildiğini canlandırın gözünüzde...
gözünüzün içine bakarak çekip gittiklerini...
neyse uzatmayayım...
ne hukuktan hesap somak maksadım,
ne onlar adına adalet aramak...
ama siz şimdi sivası unutun...
bayramda mezanlığa gittiğinizi düşünün değerli büyüklerim...
belki annenizi babanızı belki eşinizi evladınızı görmek için...
bir çiçek bırakıp bir dua etmeye gidiyorsunuzdur elbet..
kapıdan sizi almadıklarını düşünün...
bir duayı çok gördüklerini...
kaldırır mı yüreğiniz ?
dayanabilir misiniz oradan dönmeye ?
hangi vicdanla koydunuz madımak önünde anmaya yasağı ?
hangi vicdanla engellediniz 18 yıllık dinmeyen yangına serpilecek bir damla gözyaşını ?
sevdiklerini yakarlarken izlediniz yıllar önce,
bari bırakın acılarını yaşabilsinler...
çekin ellerinizi o sokağın önünden...
kaldırın engelleri...
bırakın yılda bir kez sesini duyursun..
18 yıldır susan bu yüce gönüllü insanlar...
yaktılar diyorum sayın büyüklerim...
isterseniz elinizi 1 saniye çakmağın mavi alevine tutun,
bu kararı sonra verin...
yaktılar, izlediniz...
yakalandılar, bıraktınız...
üzdünüz, kırdınız, acıttınız...
bu bitmez utanca bir halka daha eklemeyin ?
ayıptır... günahtır...
Allah rızası için...

26 Haziran 2011 Pazar

kazım...

üç tarafı cam kaplı büyük yemekhanede demir bardaklarda çay içiyorduk haberi duyduğumuzda...
çernobil'de nükleer santral patlamış çok adam ölmüş...
asıl tehlike sonraki yıllarda çıkacakmış ortaya...
ciğerine sızarmış insanın bu meret,
yıllar sonra alır götürürmüş, nedeni bilinmeden, bilinse de dillenmeden...
samsundaydık... bizim de ciğerimize işledi belki, hiç bilmedik...
bakan o çayı içmese bile biz yemekhanede mecbur içecektik,
ama belki bugün arkasından o kadar sövmeyecektik...
severdik karadenizi, haçan karadenizliyi de...
kıyıya paralel dağını, sonu görünmez çayını, karaya çalan yeşilini...
kamil sönmezi bilirdik, süreyya davulcuoğlu'nu...
mustafa topaloğlu çıktı sonra, deli taklidi yapan bi ademoğlu...
yıllaar sonra oy nurcanım diyen bi zıpır...
içinde yaşadık da bilemedik, bunlar değilmiş oysa karadeniz...
büyük istanbullara geldik sonra öğrendik...
fuat saka lazutları yapınca bildik, bi de zuğaşi berepe diye bi takım haylaz çocukları dinledik...
gitarla horon mu tepilirmiş ulan,,, teptik...
karadeniz'de de isyan edilirmiymiş,,,, ettik...
soora bizim kürdoğlan ozanla taksime gittik...
dedi bi karadeniz uşağı var, sen seversin onları, gel tanışak...
bi kafede gördük, uzun burunlu bi oğlancağız işte...
dikkatli baktım, aha bizim haylaz çocuk..
dertleştik öyle, medyadan magazinden teleden voleden...
bileydik daha büyük derlerimiz olacak, o günküleri ekmeğe katık eder yerdik...
bilemedik...
ertesi hafta konseri vardı, gittik...
karadenizliler gecesi, açık hava... fuat saka, övolkan konak ve bizim kazım...
dedim iyi, bizimki hemen çıkar, dinleriz... soora da abilerine horon teperiz...
önce fuat usta geldi, sonra volkan abisi...
sooora yıkıldı açık hava...
ben böyle yürek görmedim, muhtemelen sezen aksu da böyle sevgi...
didoya ağlayanlar tabancanın sapını ayakta donattı gülle, zıplaya hoplaya...
hepi topu bi kaç saat konuşmuştuk ama sanki bizim evden biri şarkı söylüyordu...
aldık bağrımıza bastık...
karadenizde bıraktığımız ne varsa alıp istanbula getiren kardeşimizi abimizi çok sevdik...
sonra bi yumru geldi oturdu boğazımıza...
karadenizin kara kaderi geldi onu da buldu...
kıyıya paralel uzanan dağların yaprakları gibi döküldü saçları...
çay toplayan karadeniz kadınları gibi bandanayla örttü acısını...
biz çok ağladık, o hiç ağlamadı...
güldü hep...
biz çok eğildik...
eğilmedi hiç.. dik durdu hep.. dimdik...
hiç isim vermedin bize dedi ki;
karadeniz nurcanım da değil, domdomzkurşunu da...
denizde kararti var, dedi..
dido, koçari, hayde, dedi sonra gidelim...
gittik sanki onunla...
tartıda zaıfladı ama yürekte büyüdü hep...
kocamandı giderken, kaçkarlar gibi...
uzungöl kadar ferah, hemşin kadar özgün, ayder gibi yüksek, fırtına deresi gibi asi...
konuşamadık ardından, birbirimize bakakaldık..
ne akrabamızdı, ne pop ikonu...
öyle bi adamdı işte... gururlu, baş eğmez, hırçın...
işte gidiyorum, dedi en son...
hiç bir şey almadan gerekten,, kişayet de etmeden, ardına bile bakmadan...
ama çok şey vererek...
karadenizi bize öğreterek, taşını toprağını suyunu sevdirerek...
tek bir şey istedi bizden...
dağıma taşıma, oradaki gardaşıma sahip çıkın dedi...
o bize ömrünü verdi, tek gram laf etmeden...
biz tek isteğini yapamadık...
o gün çay içen bakan ne kadar suçluysa,
santrale dur diyemeyen bizler de o kadar suçluyuz işte kazım, affet bizi...
bilirsin her konuyu önceden yazardım, ama seni geceye bıraktım...
tam da yıldönümün biterken...
utandım çünkü sözümüzü tutamadık demeye...
hepimiz utandık...
biliyorum, ne unutmadık dememin anlamı var artık,
ne unutmayacağız diye haykırmanın...
eğer bir gün sözümüzü tutabilirsek...
karadenizini samastlardan santrallerden temizleyebilirsek...
o zaman çıkarız karşına...
o güne kadar yüzümüz yok...
affet...

18 Haziran 2011 Cumartesi

baba...

böyledir işte hayat...
anneler uzuun uzuun yazılır, bırakırsın ruhunu kelimeler akaar gider...
zordur babayı anlatmak...
evet fedakardır...
evet ilk aşktır kız çocukları için...
erkek evlat için bileği bükülmez bir kahraman...
yasakların sembolü olur biraz büyüyünce...
izin vermeyen adam...
az konuşan,  kurallar koyan...
kimi sevgisini hiiç göstermez,
kimi çocuğuyla arkadaş...
kimi rakı masasına oturur ergen evlatla...
ama hep annenin bir adım arkasında işte...
geceleri bin metre derinde geçiren maden işçisi de olsa,
saat 6 dedi mi eve gelen doktor da olsa, aynı...
biraz umursamaz gibi görünen,
ama 24 saat yavrusunu düşünen adam...
benim ilk kahramanım da O...
hep daim münir özkul...
25 sene gece gündüz çalışıp
kendisine bir çikolata bile almayan adam...
evden kahvaltıyla çıkıp...
araya sadece simit koyan adam...
ilk kez dedemi kaybettiğimiz gün ağlarken görmüştüm...
"artık benim kimsem kalmadı bu dünyada dedi...
onca kardeşi, eşi çocukları varken hem de...
ne demek istediğini yıllar sonra anladım...
çünkü baba;
değeri en çok ölünce anlaşılan adamdır,
şairin dediği gibi, yokluğu kör eder...
varken ta gözünün içine bakın o yüzden,
yüzü sert görünür ama yüreği yufkadır,
seni seviyorum be adam, deyin...
o zaman ne bütün günü ayırmanıza gerek kalır,
ne akşam yemeğine...
en güzel hediye budur...
iyi ki benim babam olmuşsun bekçi vahit...
içerde yatan minik yavrum ela'ya,
onu bana veren canım özgeme,
kamyoncu sait'e, turan aga'ya selam olsun...
babalar gününüz kutlu olsun...

19 Mayıs 2011 Perşembe

sivas'ta rövaşata...

tam da kafanın futboldan başka hiç bir şeye basmadığı günler...
aklında sürekli gol pozisyonları, kutlamalar ve geçmişin acı izleri...
gözün bir kapatıyorsun alex atıyor ekranın köşesindeki 2,3 oluveriyor...
1 yetmiyor yani, 3 olsun kesin olsun, aman...
çünkü hafızanın karanlığında hüzün var...
appiah vuruyor mesela sol ayağıyla,
direğin 20 santim solundan dışarı çıkıyor top,
sonra alex bin yediyüz seksenyedinci kez vuruyor altı pastan,
ve her seferinde hafızanız o topu gol yapmak istiyor...
ortada en gerçek rakamlar varken bile,
geçmişe yolculuğa pozitif anlam yüklüyor akıl...
bu yüzden pazar kabus gibi çöküyor günün bir kısmında,
bazen sımsıcak yapıyor içini, cadde geliyor gözünün önüne,
meşalelerle alev alev, gökyüzü bile aydınlık...
mutlugünü beklediğin bütün arkadaşların gözünün önünde orada...
kimi de tam tersini bekliyor işte...
karadenizi ışıl ışıl yapıyor düşlerinde...
hani dar alanda kısa paslaşan arkadaşlar demişti ya;
öyle fena halde benziyor işte hayata futbol denen meret,
ne kadar çok mücadele edersen başarı o kadar yakınında oluyor...
ne kadar sıkı takım olursan, o kadar çok kazanıyorsun...
kimse birbirini satmazsa, takım mutlaka iyi oynuyor...
kimi kendini hep ilerde görüyor, savunmayı başkası yapsın istiyor...
muhabirse gece işine gitmiyor mesela,
polisse çatışmaya arkadaşını önden yolluyor...
kimi kalecilerin ruh halinde :
takım arkadaşlarına arkasını dönmeyen sadece benim diyor...
defanstaki ne kadar kurtarırsa kurtarsın,
istisnalar hariç,
tarih gol atanları önce yazıyor...
en fazla atak kesen ön liberoya ödül yok sene sonunda,
ama gol kralına altın ayakkabı,
çünkü meyvesi gol ya oyunun,
onu atan kazanıyor...
işte bu yüzden tarih kocaman adamla o kenti yine aynı masaya koyuyor,
takımdan gönderilme pahasına "trabzon da başarılı, haksızlık yapılmasın" diyen adam,
bugün trabzon'dan hak ettiği saygıyı görmüyor...
çünkü tarih kazananı yazacağından,
karadenizli de kazanmak istiyor...
kişisel tarihinizde kaç kez dışarı vuruyorsunuz appiah gibi,
kaç kez alex'in şutu gibi altı pastan kaçırdınız...
bildiğin aymaz bi sevgiliniz var örneğin,
vefasız, umarsız, uçarı...
hafızanız nasıl da siliyor ayrıyken bunları...
nasıl da çatala takıyor alex, tarih tersini yazdığı halde...
bin kere kandırsa da sizi,
nasıl naif gülümsüyor geçmişe giden düşsel hafızanızda...
ve ne kadar çok yara alıyor geleceğiniz her geçmişe yolculuğunuzda...
ne kadar güzelleşiyor geçmişten ders alabildiğinizde...
aykut hoca dedi ya işte;
biz ileri bakıyoruz, geçmişe değil, diye...
öyle önününe bakmak istiyorsunuz işte...
sivastan gol haberi gelsin, cadde yansın...
yeni biri çıksın kalbinizi ısıtsın...
daha güzel bi işiniz olsun mesela...
geçmişte yediğiniz kazıklar gelecekteki arkadaşlarınızdan çıkmasın...
ama siz youtube'a o maçları yazdıkça yeniden kaçıyor goller...
size hiç bir faydası olmadan...
çnkü lig uzun bir maraton...
kazanmaktan çok, hakkını vermek için oynanan...
her maçı ayrı keyif...
hadi devre arasında silkinin ve kendinize gelin...
hala önünüzde 45 dakika var...
dertlere alan daraltan pres yapın,
rakibin baskısını hızlı çıkışlarla üzerinizden atın...
arkadaşlarınızla bolca paslaşın,
zorda olanın arkasını kollayın...
sıkıştığınızda topu taca atmaktan çekinmeyin...
gereksiz tribün baskısına kulağınızı tıkayın...
rakibin maçıyla ilgilenmeyin,
kendi maçınıza bakın...
daralmayın... ferahlayın...
sivastan gol haberi var...
alex selam söylüyor...

4 Mayıs 2011 Çarşamba

anne...

bir kutlama yazısı...
bir erken saygı duruşudur bu yazı...
sosyal paylaşım ortamları alıntı dizelerle dolmadan,
insanlar okumadan birbirine forward etmeden evvel,
internet yasaklanırsa okunmamış olmasın diye,
bir erken sesleniş...
en kibar ifadeyle bokumuzu temizleyen insana bir teşekkür,
sizin sizden çok düşünen kadına minnet yazısı...
ama içli içli değil...
gece sabaha kadar başınızda bekleyişlerini anlatmayacak mesela,
sizin için canını feda edebilecek olmasına da değinmeyecek...
ne onun için hiiiiççç büyümeyişinizi hatırlatacak size,
ne de yokluğunda yerini dolduramazsınız, kıymetini bilin, diyecek...
bir rica yazısı sadece...
hem de gerçekten bir gün için...
onlara ayrılan tek gün için...
hani tüm günler onların bu ne ki deriz de o günün bile hepsini ayırmayız ya, o gün için işte...
onları bu kez kahvaltıya ağırlamayın olur mu ?
günün gerisi ölmesin, diye iki peynir bi sucuklu yumurta bi bluzla evine göndermeyin,
bütün günü ayırın ona ilk kez,
hiç bi yere gitmeyin isterseniz,
öylece dizinin dibinde oturun,
nasihatlerini dinleyin ilk kez dudak bükmeden,
öffff yaaa, tamam yaaaa, daha kaç kez filan, demeyin bir günlüğüne,
bırakın gözünüzün içine baksın o gün uzuun uuzun,
dizi seyredin mesela onunla,
hangisini isterse artık...
kıyafetinize karışabilsin yıllar sonra...
ilk kez anlatın ona,
iş yerinde ömrümüzü yiyolar, deyin,
dangul dungul adamlara anlattığınız dertleri onla da paylaşın,
sorularına "sen ne anlarsın" dan uzak cevaplar verin bir gün
uykusu gelsin, uzansın, gitmeyin bir yere,
başında bekleyin,
siz onun üstünü örtün, belki ilk kez,
hani o ararken telefonu sessize alıyorsunuz ya iş yerinde,
bu kez onun için meşgule düşürün arayanları...
hani o sizin için her şeyinden vazgeçebilir ya,
siz bi maçı izlemeyin o gün...
bir filmden bir dizinizden geri kalın...
belindeki, dizindeki, başındaki ağrıyı ilk kez hissetmeye çalışın...
ilk kez yan kulağınızla değil can kulağıyla dinleyin şikayetlerini...
pazartesi yine unutun bu söylediklerimi...
ama bu pazar gerçekten annenizin günü olsun...
ömrünüzün bir günü siz ona anne olun,
geri kalanını kaçla çarpacağınızı benden daha iyi hesaplarsınız...
bir gün, sadece bir gün...
kahvaltıda 2, ya da akşam 1 buçuk saat değil...
uyanınca başlayıp yattarken bitecek bir gün...
çok uzun gelmediyse eğer...
pazartesi bu yazıyı da unutun, pazarı da...
ama o günün tamamını ona ayırın oldu mu ?
bakın hiiç hediye bile demedim...
hediyenin kralını verdiniz çünkü ona...
benim için de öpün ellerinden...
sevgiyle, hürmetle...