12 Nisan 2019 Cuma


Can…

Duyunca babamı aradım, başın sağolsun dedim. Başımız demedim. Onun Can’ıydı çünkü önce, daha ben doğmadan. Babamı aradım çünkü dünya gözüyle izleyebilen nesilden değiliz ne yazık ki. Ondan dinledim hep çocukken. Ne zaman Fenerbahçe’ye iyi bir topçu gelse, ne zaman bir topçuyu övsem, onu anlattı. Can Bartu’yu izlemedin sen, derdi. Sahada koşmazdı da süzülürdü sanki. Bir adamı geçerdi, durur bekler bir daha geçerdi, derdi. Sonra gülerdi uzun uzun. Ben Can Bartu’yu izlerdi kafasını belli belirsiz sağa sola sallayıp. Onun için İstanbul’a gitmişliği vardı Ankara’dan. Onun için, Lefter için, çubuklu için. Gazetelerden kestiği yazıları, fotoğrafları haberleri çıkarırdı tek tek üşenmeden. Bak, burada filancaya iki gol attı. Fena yağmurluydu o gün. Soldan bir taktı mı vitese, hiç kesmeden kaleye kadar inerdi. Hiç eğilmeden koşardı. Gol attıktan sonra şöyle iki kolunu havaya kaldırarak sıçrar, yüzüne bir tebessüm yayılırdı. Ben can Bartu’yu izledim, derdi tekrar. Bana anlattığını unutur, dalar giderdi gazete kupürlerine. Yeniden izler gibi uzun uzun kalırdı onlarda. Can demezdi hiç, Can Bartu derdi her zaman. Can değildi çünkü o. Can Bartu’ydu. Bir bütün.

Ben Fenerbahçe’yi babamla sevdim. Babam gibi sevdim. Babamın sevdiği gibi. Fenerbahçe’yi sevmeyi babamdan öğrendim. Hesap sormadan, sorgulamadan, beklemeden. Dümdüz. Babam Fenerbahçe’yi Lefterlerle Canlarla sevdi. Onları anlatarak büyüttü beni. Yıllar sonra Temmuz’un o zorlu günlerinde caddede, adliyede yan yana yürürken adımlarımız o yüzden sağlam bastı yere. Can Bartu gibi. Hiç eğilmeden.

Sokakta Rıdvan ve Aykut olarak top koşturdu bizim nesil taştan kalelerin arasında, tek tük geçen arabalara aldırmadan. Babam hep saha kenarındaydı. Solaktı. Ayı sokaklarda, tek katlı evlerin arasında Can olmuştu o da yıllarca. Sol ayağı onun kadar iyi değildi elbette. Ama Fenerbahçe’yi sorsan o ne derse aynısını derdi. Fenerbahçe benim hayatım.

Bana Can Bartu’yu babam anlattı. Abartmadan. Olduğu gibi. Basket formasını çıkarıp futbol formasını giydiğini, bir potaya bir kaleye attığını ondan dinledim. Ben çubukluyla tanıştığımda formadan takım elbiseye geçmişti o. Jilet gibi. Biraz soğuk adamdı bana kalsa. Böyle bi geriden geriden duran. Bi kaç sene önce futbolu bırakmış gibi değil de, az sonra film setine gidecek jön gibi. Öyle karizma. Ya da ne bileyim bir diplomat gibi. Tak tak söylerdi aklından geçeni. Hiç kıvırmadan, ben geçen gün böyle demiştim diye hesaplamadan. Dümdüz konuşurdu ama düz topçu sevmezdi hiç. Kalite arardı, yetenek, teknik. Aurelio’ya ne çok laf etmişti ya. Sonra sevdi. Emeğe kıymet verirdi çünkü.

Arada eski maçlar yayınlanırdı ya televizyonda. Açar izlerdim. Bazen de bilgisayardan bakardım. Böyle görüntü hızlı okunuyomuş gibi inerdi kaleye. Sörf yapar gibi soluna çekerdi sağdan dalmışsa. Aniden. Sonrası malum. Direk dibine. Bütün fotoğraflarına baktım tek tek. Hep asil. Hani o armada her nesnenin bir anlamı var ya. Can Bartu Fener’in kendisiydi. Bahçenin Fener’i. Hala sevilen birer abidedirler’deki abide. Hiç kimseye yaranmaya çalışan bi cümlesini duymadım. Hiç hoşa gitme çabası görmedim, hiç. Aklından ne geçerse o. Okocha’yı severdi mesela. Alex’i. Savunma futbolunu sevmezdi. Ağır aksak yapılan hücumlara çok kızardı. Dikine dikine gidilsin isterdi. Tam karakteri gibi. Eğilmeden bükülmeden kıvırmadan.

Hani hep radyo başı günlerini anlatırım ya. Kadıköy’den gelen gol haberinin ya kendisiydi ya son vuruşun bir öncesi. Nice kıraathanede adı yankılandı, büyük haykırışlardan coşkulu sarılmalardan önce. Nice sinema salonunda film arasında Yapı Kredi reklamıyla gösterilen 3 dakikalık özette oooo çektirdi salondakilere.

Can Bartu’yu hep babamdan dinledim ben. Kime benziyordu diye sordum ara ara. Bugün oynasa kim gibi olurdu mesela diye. Hiç kimseye derdi hep. Onun gibisi gelmedi. O yüzden babamı aradım duyar duymaz. Başın sağolsun diye. Hiç sorma yaa, dedi. Sustu bir süre. Onun gibisi gelmez, dedi sonra. Konuşmadı bir süre daha. Anladım ki gazete kupürleri çıktı yine sandıktan.
Manchester City maçında Ogün’e attırdığı gole dalıp gitti belki. Belki Ankara’da bir deparını görmek için 8 saat stadın önünde beklediği güne gitti aklı. Bi gün dedi sonra, anlatmaya başladı. İstanbul’a gelmiş bir akrabaya. Fenerbahçe Ankaragücü maçı varmış o gün. Basmış gitmiş eski açığa. Bir girmiş içeri yanda Ankaragüçlüler. Tanımışlar. Çinçinli malum. Ooo hemşerim nasıl geldin ya sen, yoktun otobüste, filan. İlk yarıyı aralarında izlemiş. Sonra bi fırsatını bulup geçmiş Fenerlilerin oturduğu bölüme. İkinci yarı Can Bartu atmış bi tane. Çıkışa yürürken görmüşler. Otobüsün yerini işaret etmişler el kol hareketleriyle. Gittin mi, dedim. Gitmemiş. Gitse döverlermiş.

Çubukluyu takım elbise gibi yakıştıran adam yok artık. Yani bedenen aramızda değil. Gönlümüzdeki yeri de armadaki ağırlığa da sabit. Kalpleri fetheden renklerin en laciverti. Asil, gerçek, karizmatik.
Evlada miras bırakılacak sevdayı en yukarı taşıyan adam. Sinyor. İtalyanın filanca kentinin ücra köşesinde bir kafede futbolu bıraktıktan 50 yıl sonra silik bir fotoğrafını görebileceğiniz bir efsane. Siyah beyaz görüntülerin içindeki renk.

Şimdi sen gidiyorsun. Yaşamım dediğin kulüp seni evim dediğin yerden uğurluyor. Ter döktüğün formayı evladı gibi sevenlerin tıpkı senin gibi göğsünde taşıdığı takım arkadaşına kavuşuyosun. Lefter’e. Basri’ye, nicelerine.

Selam söyle. İsmini alan binlerce Can ve Bartu seni yaşatmaya devam edecek. Biz babamla o sayfalara bakacağız uzun uzun. Gittiğimiz her maçta o malum dize çalınacak kulağımıza senin adınla.  Ve senin yerine de bir kez daha haykıracağız. Yaşa Fenerbahçe.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder